ÇALIŞMA ALANLARIMIZ

İbn Haldun ve Kuzey Afrika’da Al-Asabiyye

Siyaset tarihçileri ve kuramcılar İbn Haldun’a derslerde deyinirler, bazen de sosyoloji-toplum felsefesi bağlamında gündeme getirilir, Ancak onun adı çağdaş ders kitaplarında, müfredat programlarında çok yer almaz, hatta “kendi düşünürlerimiz var, onlara itibar edelim” diyen epistemik mangalları üfleyenler bile Endülüs’ün, Magrib’in bu evladını akıllarına bile getirmezler. Endülüs pek çoğumuz için turizm firmalarının duvarında muhayyel bir harita, MP3’lerde biraz Flamenko, Muhuiddin Arabi’den birkaç dize değil mi zaten?

İbn Haldun, siyaset kuramının temeline “al-asabiyye” (grup duygusu/group feeling/united action) diye bir kavram kor ve hemen yanı sıra “bedevî” ve “hazarî” umran kavramlarını ekler. Bedevî kavramı genellikle göçebe olarak değerlendirilip geçilir. Sonraki evrede hazarî umran (kent hayatı) gelir. Ancak bedevînin sadece göçebe hayvancı olmadığı, kırsal bir yerleşim ve yaşama tarzını anlattığını belirtenler var. Yani bedevilik sadece göçebeliği değil umran hayatını önceleyen, temelde olan (ilkel, öncesinde, primitiv, bidayetinde) kırsal yerleşikliği de anlatmaktadır. İşte bedevî toplumlar içinde asabiyesi (ortak eylemde bulunma gücü, dayanışma ruhu) yüksek olanlar yeterli sayı ve organizasyona ulaşınca gücü ellerine geçirip ülke yönetimde söz sahibi olurlar. Bundan sonra onlar kent hayatına geçer ve zamanla refaha, zenginliğe alışıp ellerindeki erki zayıflatırlar. İşte bu zafiyeti izleyen asabiye duygusu yüksek başka bir kabile ve/ya sosyolojik birim bunları alt ederek yerlerine geçer. Rahat ve zenginlikle bir kabilenin bozulması Ibn Haldun’a göre yaklaşık yetmiş yıldır.

İbn Haldun’un bunu demesiyle bütün kültürlerde devletlerin ömrünü yetmiş yıl olarak düşünmek yanlış olur, o da bunun farkında olmalı. Çünkü onun yaşadığı dönemde Endülüs Emevi Devleti İspanya ve Magrip’de yediyüz yıllık ömrünün sonuna gelmemişti. Öyle ise Endülüslü bir sosyolog ve tarihçi, Fas, Tunus, Cezayir, Libya ve Mısır’ı bilen bir düşünür olarak başka bir görüşü mü ifade etmek istiyordu? “Kızım sana diyorum gelinim sen anla” cinsinden bir düşünceyi tüm insanlığa söylediği için mi sosyolojiden toplum felsefesine gidiyordu? Yoksa bir gelecekçi (futurist) gib yediyüz yıl sonrasını mı kestiriyordu (predicte)?
Tabii ki hiçbir devlet İbn Haldun’un biçtiği ömre razı olamaz. Yeter ki asabiye-hazarî umran bağlamındaki anlayışını çağcıl devlet anlayışıyla karşılaştırıp kendini gözden geçirsin. Örneğin İbn Haldun Mukaddime adlı eserini yazıp bitirdiğinde İstanbul feth edilmemişti. Osmanlının bu bilgiden uzak olduğunu düşünmek hata olur; acaba nasıl yorumladı? Bu gün için Trablus Garb ve Magrip topraklarında İbn Haldun’u bilip okuyan yok mu? Okuyorlarsa bu topraklarda yerleşik Libya, Tunus, Fas, Cezayir, Mısır bilginleri devlet adamlarına söyledikleri nedir, bunları devlet adamları nasıl yorumlar, ne önlemler alır? Yoksa İbn Haldun’u, batılı birkaç siyaset kuramcısının cazibesine kapılarak, onlar da mı rafa kaldırdı? Bedevî umranın tarihten gelen halk tabanı kendini nasıl gösterecek? Hazarî umranı elinde tutanlar sarayları (çadırları) kolay terk edecek mi?

Her zaman dış güçler ve tarih simulasyonlarıyla cazip bir şeyler ifade edilmek istense de tarihî birikim kendini sosyolojik gerçekliğin edinimiyle ortaya koyacaktır.

Dr. Dursun AYAN

 

Okunma 163 kez Son Düzenlenme Pazar, 06 Ağustos 2017 21:04
Üst