ÇALIŞMA ALANLARIMIZ

Sosyal Bilimlerde Evrenselcilik Tartışmalarının Modernleşme Anlayışına Yansımaları

Modernleşme çabası içerisinde bulunan azgelişmiş toplumların değişme, kalkınma ya da modernleşme süreçlerini yaşarken Batılılaşmakta mı; yoksa, Batı kültür ve gerçekliğinden bağımsız bir modern zihniyet ve toplum düzenine doğru seyir halinde mi oldukları konusu önemli bir tartışma konusudur. Bu tartışma, aslında modernliğin Batı’dan ne kadar bağımsız olarak ortaya çıktığı ya da mevcut tarihi akış içerisinde modernleşme sürecinden Batı’nın ne kadar kazançlı çıkmış bulunduğu sorularından hareketle gündeme gelmiştir. Modernleşme kuramcılarının büyük bir kısmı modernleşme süreci olarak adlandırdıkları süreci Batılılaşmaktan ayrı, evrensel bir gerçeklik olarak algılarken, bazıları modernleşme ile Batılılaşmanın aynı olduğunu düşünmektedirler. Oysa yaklaşık yarım asırdır ortaya çıkan tartışmalar, bu aynılığın doğru olmadığını, farklı ülkelerin farklı modernleşme biçimleri olabileceğini gündeme getirmektedir. Nitekim ileri sürülen kavramsallaştırmalarda bunu görmek mümkündür.


Çoğulcu modernlik, alternatif modernlik, ya da Batı-dışı modernlik kavramlarının varlığı, sosyal bilimleri farklı coğrafya ve kültürler esasında, modernleşmeyi yeniden ele almaya yönlendirmiştir. Özellikle 20. yüzyılın ortalarında tekbiçimci Avrupamerkezci düşünce, Avrupa ve Amerika’da hakim entelektüel ideoloji ve kurumsal pratik haline gelmiştir. Ancak bu durum çok uzun sürmemiştir. Çokkültürcülüğün alternatif bir bilgi ve kurumsal pratik olarak ortaya çıkmasıyla birlikte üniter bilgi kurumlarının tahayyül ettiği evrensel ve tekçi bilgi biçimlerinin hakimiyeti sarsılmaya başlamıştır. Diğer bir ifadeyle, Avrupamerkezci bakışın ve coğrafyanın dışında kalan toplulukların kendi taleplerini ve farklı kimliklerini dile getirmeye başlamaları, Euro-Amerikan kimliklerine ve kültürlerine ve bilme biçimlerine atfedilen doğallık ve evrensellik anlayışlarının ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu bakımdan özellikle son on yıllarda yapılan çok kültürlülük tartışmaları, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar olan modernleşme anlayışının farklı kültürleri ve kimlikleri tanıma ve temsil etmedeki pozisyonunu tartışmanın odağına yerleştirmiştir. Evrensellik söyleminin ve tarafsız ve nesnel olduğu iddia edilen bilginin Avrupamerkezci bağlamına dikkat çeken çokkültürcü tartışmalar, bunun farklı bilgi biçimlerinin reddi anlamına geldiğini gündeme getirmiştir. Çokkültürcü bakış açısının sosyal bilimlerde gittikçe etkinlik kazanmaya başlamasıyla, evrensel ve doğrunun sahibi konumundaki merkezlerin görmezden geldiği değerler sosyal bilimlerin alanına gittikçe daha fazla dahil olmaya başlamıştır. Bu çalışma sözü edilen bu durumu irdelemeyi amaçlamaktadır.


Evrenselci Yaklaşım


Evrenselcilik, zamanın ve mekanın her noktasında geçerli olan bilimsel hakikatlerin varolduğu şeklindeki görüştür. Yani geçmişi ve geleceği, şimdiki zaman ile birleştirmektir. Evrenselci yaklaşımda zaman bir birimdir. Bu anlayış çerçevesinde zaman ikinci derecede kalmakta ve hareketi izlemektedir. Yani esas olan harekettir. Diğer bir ifadeyle, hareket birincil faktör olarak hem uzayın hem de zamanın boyutlarını belirlemektedir. Haliyle bir kişinin tek bir adımı, hareketi bakımından geçmişi ve geleceği şimdiki zamanla birleştirmektedir. Evrenselci bilim modelinde bilen özne ile bilinen nesne (doğa ve/veya toplum) arasında ayrım yapılır. Bununla birlikte bu modelde, özellikle doğanın “Akıl”a uygun, evrensel yasalara dayalı bir düzeni olduğu kabul edilmektedir. Buna dayanılarak, doğadaki düzenin deney zemininden hareketle insan zihni tarafından tam olarak kavranabileceği ve evrensel bilgiye ulaşılabileceği düşünülür. Bu modelde, doğa ve/veya toplumun, insanın dışında ve aynı insanın özel, öznel ilgi ve çıkarlarından, eğilim ve dürtülerinden, amaç ve değerlerinden bağımsız olarak, “nesnel” birer gerçeklik alanı olarak varoldukları kabul edilir. Son birkaç yüzyılın Avrupa düşüncesi bu anlayış çerçevesinde evrenselci olmuştur. Yani son birkaç yüzyılın Avrupa’sında bir bilgi faaliyeti olarak bilim kültürel zafer kazanmıştır. Bu dönemde bilim, prestijli bilgi tarzı ve toplumsal söylemde son söz sahibi olarak felsefenin yerini almıştır. Bahsettiğimiz bilim anlayışı, Newtoncu-Kartezyen bilim anlayışıdır. Newton, kendi görüşünü ortaya koyarken, Bacon ve Descartes’e eğilir. Onlara derinliğine nüfuz etmekte, anlayış ve görüşlerini yeniden yorumlamakta ve sistemini bu ilkelerin üzerine kurmaktadır. Bu yüzden Newton’da tabiatın dili matematik’tir. Çekim gücüyle hareket eden bütün cisimlerin hareketlerini matematiksel olarak formüle etmekte ve bu formülle elde edilen yasaları da evrensel olarak nitelendirmektedir. Tabiatın matematiksel-fizik modeli aynı zamanda gerçekliğin modeli olarak görüldüğünden dolayı bu anlayış sadece fiziki dünyaya uygulanmakla kalmamakta, insana ve topluma da uygulanmaktadır. O zaman insan ve toplum, matematiksel fiziğe dayalı sosyal bilimler usulleriyle ve bakış açılarıyla anlaşılabilecek demektir Buna göre denilebilir ki evrenselci bilim modeli Descartes’in özne-merkezli rasyonalist epistemolojisi ile İngiliz empiristlerinin deneyci epistemolojilerinin bir karışımı olarak belirmiş ve 19. yüzyılda pozitivizmin elinde en yaygın biçimine kavuşmuştur. Hal böyle olunca doğadaki olaylara nüfuz edebilmek ve hakim olabilmek için evrensel yasaların ortaya konması gerekmektedir.
Böyle bir bilim anlayışının öncülleri, dünyanın çizgisel denge süreçleri biçimini alan determinist yasalar tarafından yönlendirildiğini, bilgiye yalnızca sistemin geçmişte herhangi bir zamandaki durumunu kestirebilmek için ihtiyaç duyduğunu varsaymakta ve onaltıncı ile ondokuzuncu yüzyıllar arasında Avrupa’da olan biten her şey ya insanlığın geri çevrilemez ilerici bir başarısı olduğu, ya da insanlığın temel ihtiyaçlarının karşılanmasının önündeki yapay engellerin kaldırılmasını temsil ettiği için, her yere uygulanabilecek şeyler olarak düşünülmektedir. Bu dönemde Avrupa’da görülen her şey gerçekliğin ve geleceğin her yerdeki yüzü olarak görülmüştür. Doğadaki olayların anlaşılmasında görülen bu anlayış, sonraları toplumsal alanda da kendini göstermiş, özellikle Fransız Devrimi, Batı tarihinde pek çok şeyin başlatıcısı olarak görülmüştür. Bu devrim Fransa’dan çok dünya sistemini değiştirmiş ve dünya sistemi içinde, yaşayabilir ve dayanıklı bir jeokültürün kurulmasının dolaysız nedeni olarak algılanmış ve sosyal bilimler diye bir alanın kurumsallaşmasına yol açmıştır. Yani Fransız Devrimi sadece içinde doğduğu toplumu değil, bütün Avrupa’yı sarsmıştır. Dolayısıyla yöneticiler, siyasetçiler, aydınlar “toplum” denen “nesne”nin kavranması, anlaşılması, bir düzene kavuşturulması, yönetilmesi ve yönlendirilmesi gibi ihtiyaçlarla karşılaşmışlardır. Diğer bir deyişle gerçekliğin modeli olarak görülen matematiksel-fizik modeli sadece tabiata hakim olmak ya da onun bilgisine ulaşmak için değil, insana, topluma da uygulanmaya çalışılmıştır. Nitekim geçen yüzyılın terimi olan “sosyal bilim” terimini kullananlar da, tarihi ve toplumu inceleme konusu yapacak olan bilimler için evrenselci bir modelden hareket ederek, “sosyal bilim” terimini, evrenselci söylemin benimsediği bir terim olarak karşımıza çıkarmışlardır. Doğal olarak bugünün “sosyal bilim”ini, ortaya çıkışındaki bu tarihsel hususu göz ardı ederek kavramak mümkün değildir. Sosyal bilimler içinde odaktaki bilim olarak kabul edilen “sosyoloji”nin bir Fransız, Auguste Comte, tarafından tesis edilmiş olması da bu açıdan oldukça anlamlıdır. Bilindiği üzere Comte, pozitivizmin kurucusudur. Dolayısıyla tesis ettiği “sosyal bilim” de, pozitivist/evrenselci bir söylemin ürünü olarak şekillenmiştir. Comte, konusu “toplum” olacak bir bilim için geliştirilecek olan evrenselci bir bilim için doğa bilimlerini model almıştı. Böylece sosyal bilimler pozitivist/evrenselci bir epistemoloji içinde ve belli politik-ideolojik istek ve amaçlar doğrultusunda yönlendirilmiş bilgi faaliyetleri olarak kurumsallaşmışlardır. Bunların hepsi, Aydınlanmacı etkilerle, toplumun rasyonel yönden düzenlenmesi, ilerlemesi ve “akılcı/bilimsel bir toplum” yaratma amaçlarıyla hareket etmişlerdir. Haliyle bu bilimlerde, evrensel insan doğası tasarımından evrensel insan haklarına kadar, her çağa damgasını vuran politik-ideolojik eğilimler söz konusu olmuştur. Bu bakımdan bu dönem içinde çoğunlukla “toplum yasaları”ndan, “tarih yasaları”ndan söz edilmekte ve bilimsel bilginin kesinliğinden, zorunluluğundan, nesnelliğinden sıklıkla bahsedilmektedir. Böyle bir yaklaşımın toplumsal bilgi için ne anlama geldiği ise oldukça açıktır. Sosyal bilimciler insan davranışını açıklayan evrensel süreçleri keşfedebilecekler, doğrulayabilecekler ve bunlarla ilgili ileri sürdükleri hipotezlerini zamandan ve mekandan bağımsız olarak iddia edebilecekler demektir. Buna göre ne kadar ihtiyatla kullanılırsa kullanılsın, evrensellik iddiası –evrensel anlamlılık, evrensel uygulanırlık, evrensel geçerlilik- bütün akademik disiplinlerin varoluş gerekçelerinden birisi olmuştur. Bu durum sosyal bilimlerin kurumsallaşabilmesinin önemli bir gerekçesi idi. Nitekim modern zamanlarda ortaya çıkan çağdaş bilginin üç ana dalı(insan bilimleri, doğa bilimleri ve sosyal bilimler) ve her birinin içinde yer aldığı kabul edilen disiplinlerin hepsi, evrensellik konusunda değişik iddialarını koruyabilmek için farklı cephelerde -entelektüel, ideolojik, siyasal- bitmeyen bir kavga vermişlerdir. Ancak evrensellik iddiası ne kadar içtenlikle savunulursa savunulsun, sosyal bilimlerin bugüne kadarki tarihsel gelişimi içinde sağlanamadı. En katı eleştirmenler bile evrenselliğin erişilmesi olanaksız bir amaç olduğunu ileri sürmekten geri kalmamışlardır. Bugüne kadar sosyal bilimcilerin çoğu, yerel görüşlü kalmış olsalar bile, evrenselliğin değerli ve bir gün erişilebilecek bir amaç olduğuna inanmaktan da vazgeçmemişlerdir.


Evrenselci Yaklaşımda Kırılmaların Sosyal Bilimlere Yansıması


Modern dönemlerde evrensel genellemelerin esasen imkansız olduğunu ileri süren araştırmacılar her zaman olsa da, son yıllarda bu iddialar çok daha fazla gündeme gelmiş ve modern sosyal bilimin evrenselci teorilerine karşı eleştiriler çok daha fazla öne çıkmıştır. Evrensel olduğu iddia edilen teorilerin aslında evrensel olmadığı, Batı’nın tarihsel kalıplarının sanki evrenselmiş gibi sunulmasından ibaret olduğu tezi daha çok işlenmiştir. Buradaki sorun iktidarı ellerinde bulunduranların, varolan durumu, kendi yararlarına olduğu için evrenselmiş gibi görmeye doğal bir yatkınlıkları olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla evrensel doğrunun tanımı da iktidar odaklarının siyasal ve ideolojik mücadelelerine paralel bir şekilde değişmiştir.


Bu bakımdan modern dünya da jeokültürün kurucu unsurlarından biri olan Avrupamerkezcilik ve sosyal bilim, böyle bir arkaplana sahip olan modern dünya sisteminin bir ürünü olarak şekillenmiş ve tarihi yanıltmanın, saptırmanın özel bir durumu olarak karşımıza çıkmıştır. Bu durum yalnızca Avrupa’nın bunu böyle takdim etmesine bağlı olmayıp, eşit olarak Avrupa dışında tarihin işlenmesiyle de ilişkilidir. Böyle bir yaklaşımla, dünyanın geri kalanına oranla ayrıcalıklı bir Avrupa yaratılmış oldu. Böylece, kurumsal bir yapı olarak büyük ölçüde Avrupa’da doğmuş olan sosyal bilim ve disiplinleri de en azından 1945’e kadar modern dünya sisteminde ağırlıklı bir yere sahip olan beş ülkede -Fransa, Büyük Britanya, Almanya, İtalya ve ABD’de- böyle bir anlayış doğrultusunda oluşmuşlardı. Bugün bile bir faaliyet olarak sosyal bilimin küresel yaygınlık kazanmasına karşın, dünyada ki sosyal bilimcilerin büyük çoğunluğunun hala Avrupalı olması, böyle bir tarihsel mirastan dolayıdır. Haliyle sosyal bilimin, Avrupa’nın sorunlarına cevap olarak, Avrupa’nın bütün dünya sistemine hükmettiği tarihsel bir noktada gelişmesi raslantı olmayıp; konu seçiminden, teorisine, metodolojisinden ve epistemolojisine kadar formüle edildiği potanın kısıtlamalarını yansıtması doğal olarak kaçınılmaz olmuştur. Bu durum kapitalizmin evladı olarak doğan ve ona bağımlı olan modern bilimin, kurumsallaşabilmesi için toplumsal onay ve destek görmesi açısından zorunluydu. Bunun yanında modern bilimin kurumsallaşmasında gerçek dünyada somut ilerlemeler sağlaması, üretkenliği artırması ve zamanla mekanın dayattığı sınırlamaları azaltması ve herkes için daha büyük bir rahatlık yaratacak harika makinalar sunması da ona karşı olan desteği artırıyordu. Kısacası bilim, modern dünya da işe yaramaktaydı. Bu bakımdan yapılan bilimsel faaliyetleri kuşatacak bir dünya görüşü yaratılmıştı. Bu faaliyetleri ortaya koyan bilimcilerin “tarafsız”, “ampirik”, “evrensel” doğruları aradıkları ve karmaşık gerçekleri çözümleyerek bunları yönlendiren basit, en basit temel kuralları saptadıkları düşünülüyordu. Bu yüzden Avrupa ve Kuzey Amerika’da ondokuzuncu yüzyılda kurulan sosyal bilimlerin Avrupa merkezci olmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Zira o dönemin Avrupa’sı kendini her yönden üstün görüyordu ve işin gerçeği de böyleydi. Çünkü, Avrupa hem siyasal hem de iktisadi olarak dünyayı fethetmişti. Edindikleri teknolojik başarılar bu fetihin önemli bir unsuru olup, ileri teknolojiyi daha ileri bir bilime, daha üstün bir dünya görüşüne bağlamaya çalışıyordu. Böyle bir ortamda, Avrupa’nın başarısını evrensel ilerlemeye doğru bir hamle ile özdeşleştirmek çok da yanlış görünmemektedir.


1914-1945 dönemi Batılıların ahlaki ilerleme iddialarını yalanlayan bir şok yaratmış olsa da, 1945’te Batı dünyası yitirdiği güveni yeniden kazanmıştı. Batılı düşüncelerin kültürel evrenselliğini hedef alan meydan okumanın yeniden ciddiye alınması için, 1945’ten sonra Batı’nın mevcut siyasal egemenliğinin önemli ölçüde sarsılmasını ve 1970’lerde Doğu Asya’nın iktisadi alanda güçlü bir yeni odak olarak ortaya çıkmasını beklemek gerekecekti. Üstelik artık bu meydan okuma, yalnız kendilerini sosyal bilim analizlerinin dışında bırakılmış hissedenlerden değil, batılı sosyal bilimin kendi içinden de gelmekteydi. Eskiden sadece küçük bir azınlık içinde var olan Batı’nın kendi kendisiyle ilgili kuşkular daha geniş kesimleri etkisi altına almıştı. Ampirizmin masum olmadığının, her zaman belli a priori bağlılıkları varsaydığını, hakikatlerimizin evrensel hakikatler olmadığının ve eğer evrensel hakikatler varsa bile bunların karmaşık, çelişkili ve çoğul olduklarını, bilimin basitin aranması değil, karmaşıklığın en makul yorumunun aranması ve rasyonalitenin ahlaki bir siyaset seçmeyi gerektirdiğini ve entelektüel sınıfın rolünün kolektif olarak yaptığımız tarihsel seçimleri aydınlatmak olduğunun farkına vardılar. Artık evrenselcilik, bilim kadar toplum konusunda da yanılgı içindedir. Bilim bize özneden bağımsız, nesnel “doğruluk” sunamayacağına göre, böyle bir doğruluğa göre yönlendirilmiş bir toplum da yaratılamayacaktı. Yeni anlayış çerçevesinde bilim, ileri sürülen yeni sorularla, tarihsel kalan düşünme tarzlarımızla kurulup sürdürülen bir bilgi faaliyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden “doğruluk”, tarihi yapan ve tarih tarafından şekillenen insanın yine tarihin belli bir anında gerçekleştirmiş olduğu bilişsel faaliyetin bir ürünü olarak değerlendirilmektedir. İnsanın tarihselliğinden bağımsız, tarih-dışı ve tarih-üstü olması söz konusu olmayacağına göre, ezeli ve ebedi bir doğruluk, bir “evrensel doğruluk” da olamayacaktır. Üstelik böyle bir evrensel doğruluk olsa bile, bu doğruluk insan dünyasının ve kültürünün evrensel olarak yeniden inşasında bir temel oluşturamayacaktı. Böylece meydana gelen bu gelişmelerle ve kendi içindeki çeşitlenmeleriyle evrenselciliğe karşı bilgide ve eylemde tepkiler ortaya çıkmış ve bu tepkiler zaman içerisinde giderek artmıştı. Dolayısıyla sözü edilen tepkilerin ortak yönleri, evrenselciliğe karşı tekilci ve tarihselci kalkış noktalarından hareket etmek olmuştur.


Evrenselci felsefe, deneysel verileri rasyonel(matematiksel) yoldan ifadeye elveren bir evrenselci bilim modelini, hem doğa(doğa bilimleri) hem toplum(sosyal bilimler) alanları için tek, biricik bilim modeli olarak sunarken; tekilci/tarihselci anlayış, özellikle evrenselci sosyal bilim modelinden hemen hemen tamamen farklı kültür bilimi geliştirmiştir. Tekilci/tarihselci/yorumsamacı kültür bilimi modelinde, “evrensellik”in, “nesnellik”in ve “nesnel bilgi”nin, Descartes rasyonalizminin ve daha sonra 19. yüzyıl pozitivizminin birer yanlışı ve yanılgısı olduğu, insanın tüm bilişsel faaliyetlerinin hep tekil kalan tarihsel koşullar altında, tarih ve toplum içinde ve o andaki değer ve fikirlerle bağıntılı olarak gerçekleştirildiği, bunlara bağlı olarak da her türlü bilginin bir “yorum” olduğu belirtilmektedir. Buna göre, bilmek, her zaman diliminde bir yorumlama faaliyeti olarak kendisini göstermektedir. Zira insanın içinde yaşadığı kültür, insanın büyük çoğunluğu tarafından irrasyonel motiflerden kaynaklanan duygusal, iradi, değere ve amaca bağlı eylemleriyle kurulmaktadır. İnsan toplumu, rasyonel saiklerden çok, irrasyonel saiklerle oluşmakta ve ona göre yönlenmektedir. Haliyle insan toplumunun alacağı yön, evrenselci bilim modeliyle ne bilinebilecek ne de belirlenebilecektir. Bu yüzden, bilim neyin ne olduğunu belli derecelerde gösterebilse de, bugünümüzü ve yarınımızı nasıl kurmamız gerektiği konusunda bize pek bir şey öğretemeyecektir. Zira bilen varlık olarak insan kavramlarla düşündüğü gibi, eyleyen varlık olarak da ahlaksal, hukuksal, siyasal değerlerini, ideal ve ideolojilerini de kavramlar aracılığıyla ortaya koymaktadır. Fakat kavramın soyut ve biçimsel genelliği ile aynı kavram hakkında geliştirildiği nesne, durum veya ilişki arasındaki tekabülsüzlük yüzünden, hiçbir bilgi faaliyeti, hiçbir ahlaksal, hukuksal, siyasal düzen ve düzenleme, “genel”in bilgide ve eylemde gerçekleşmiş hali olarak “evrensel”i yakalayamamaktadır. Bu bakımdan bilgimiz hiçbir zaman tam olamayacak, toplumsal düzenlerimiz ve düzenlemelerimiz de hiçbir zaman tüm toplum bireyleri için geçerlilik taşıyacak anlamda bir “evrensellik”e ulaşamayacaklardır. Bu anlayıştakilere göre, insanın başta bilişsel olmak üzere her türlü faaliyeti tarihsellik arz etmekte ve tarih de zaten insanın bu faaliyetlerinin gerçekleştirilme alanı ve süreci olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bilgi, insanın kaotik doğal ve tarihsel/toplumsal gerekliği mantık ve dil aracılığıyla anlamlandırmasının, yani yorumlamasının bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden, bilimin kendisinin bir anlamlandırma/yorumlama çabası olarak bilinmesi gerekmektedir. Bu bakımdan evrenselci olduğu iddia edilen ilkelerin belirli somut durumlara uygulanabilirliği sorgulanarak; yerine, kendi farklı kimliklerinin tanınmasını isteyen sosyal gruplarca tanımlanan yeni disiplin kategorileri önerilmiştir. Bugüne kadar bundan çıkan tek sonuç, çok sayıda tekilciliklerin ortaya çıkmasıdır.


Geçmişte egemenlik altında oldukları için büyük ölçüde ihmal edilmiş toplulukların seslerini duymak gerektiği çok haklı olmakla birlikte, asıl zor olan, sosyal süreçlerle ilgili nesnel bilgiye erişebilmenin, neden bu toplulukların deneyimlerini kapsaması gerektiğini gösterebilmekte yatmaktadır. Bu açıdan evrenselciliğin daima tarihsel olduğunu vurgulamak önemlidir. Bunun böyle olduğunu ifade etmekte ki amacımız, insanlığın geniş bir kesiminin deneyimini dışlamakla sosyal bilimlerin sadece neyi yitirdiğini göstermek olmayıp, dünyanın tarihsel deneyiminin daha geniş kesimlerini de sosyal bilimlerin alanına dahil etmekle, sosyal süreçlerin anlaşılmasında neleri kazanacağımızı bilmektir. Zira bütün bilim adamlarının belirli bir sosyal ortama ait oldukları, dolayısıyla sosyal gerçekliği algılar ve yorumlarken kaçınılmaz olarak bazı önkabullerle ve önyargılarla yola çıktıkları görüşü yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu anlamda “tarafsız” bilim adamı olması mümkün değildir. Öte yandan sosyal gerçeklik, fotoğrafın gerçeği temsil etmesi gibi de temsil edilemeyecektir. Bütün veriler, gerçekliğin içinden, dönemin dünya görüşlerine ve teorik modellerine uygun olarak, döneme özgü toplulukların bakış açılarından seçilmektedir. Bu anlamda seçimin temelleri tarihsel olarak kurulmuş olup, dünya değiştikçe, bunlarda ister istemez değişecektir. Bunun için nesnellikten, hiçbir olaya taraf olmayan bilim adamlarının kendi dışlarındaki dünyayı yeniden üretmeleri durumunu anlıyorsak, böyle bir şey asla mümkün değildir. Nitekim sosyal bilimlerin tarihsel gelişme içinde edindikleri kültürel yerel görüşlülük meselesinin, dünyadaki güç dağılımının değişmeye başladığı bir bağlamda ağırlık kazanması da bunu işaret etmektedir. Bu durum aynı zamanda, Batı’nın dünyada kurduğu ve uzun süre tartışılmayan uygarlık düzeyinin, siyasal ve iktisadi egemenliğinin yitişini de anlatmaktaydı. Yine de uygarlık meselesi açık bir çatışma şeklini henüz almamıştı. Tutumlarda her ne kadar derin çelişkiler olsa da, ne Batılılar ne de Batılı olmayanlar bu mesele etrafında ortak bir tavırda birleşmemişlerdi.
Böyle olmakla birlikte sosyal bilimlerdeki evrenselcilik ve tekilcilik yaklaşımlarını mutlaka birbirlerinin karşıtı olarak algılamamak gerekmektedir. Zira, evrenselcilikle tekilcilik arasındaki gerilim yeni bir keşif olmayıp; son iki yüz yıldır farklı görünümler altında sosyal bilimlerin merkezinde yer almış bir tartışmadır. Biraz daha ileri gidersek evrenselcilik tekilciliğin gizli bir biçimi olarak ileri sürülmüş ve oldukça da baskıcı olmuştur. Bu yüzden dünya sosyal biliminde 1945’ten sonraki yirmi beş yıl içinde gerçekleşen en büyük değişiklik, Üçüncü Dünya’nın çağdaş gerçekliğinin keşfedilmesi olmuştur. 1945’ten sonra gerçekleşen en önemli akademik yenilik her halde, entelektüel çalışmayı gruplamakta kullanılan yeni bir kurumsal kategori olarak “bölge araştırmaları”nın başlatılması olmuştur. Bu kavram önce, ABD’de, İkinci Dünya Savaşı sırasında kullanılmaya başlanmış, savaşı izleyen on yıl içinde ABD’de yaygın bir kullanım alanı bulmuş ve daha sonra yavaş yavaş dünyanın başka yerlerindeki bilim kurumlarına ve üniversitelere yayılmıştı. Bölge araştırmaları, tanımı gereği “çok disiplinli” olup, kökeninde siyasal motivasyon vardı. ABD, kazandığı dünya çapındaki yeni siyasal rol bağlamında farklı bölgelerin –özellikle bunların siyasal bakımdan etkin olmaya başlamalarından beri- güncel gerçekleri hakkında bilgiye ve uzmana ihtiyaç duymaktaydı. Bu jeopolitik keşif, Avrupa/Kuzey Amerika’yı incelemek için ayrı, dünyanın geri kalanını incelemek için ayrı teoriler ve disiplinler yaratmış olan ondokuzuncu yüzyıla özgü sosyal bilim anlayışını oldukça değiştirmişti. 1945’ten sonra sosyal bilim, deyim yerindeyse coğrafi olarak bütünleşmişti. Bu dönem alan çalışmalarının yaygınlaştığı dönem olup, sosyal bilimlerin toplumsal örgütlenişi, önce ABD’de olmak üzere, dünyanın bir çok bölgesindeki durumunu değiştirmişti. Ancak alan çalışmalarını düşünsel olarak gerekçelendirmek isteyen savunucuları, temel bir epistemolojik açmazla karşı karşıya kalmışlardı. Çünkü bunlar sosyal bilim teorilerinin yalnızca Avrupa/Kuzey Amerika için değil, dünyanın bütün bölgeleri için geçerli olduğunu ileri sürmek istiyorlardı. Zira daha önceleri sosyal bilim teorileri fiilen yalnızca modern “medeni” dünyanın parçası olduğu düşünülen yerlere uygulanmış ve bu dünyaya yalnızca Avrupa/Kuzey Amerika’yı dahil etmişlerdi. Bu anlamda alan çalışmaları bir anlamda “evrenselciliği evrenselleştirme”yi öneriyordu. Onlara göre Üçüncü Dünya’daki koşullar farklı idi. Alan çalışmasını savunanlar çalışmalarını sosyal bilimlerde yaygın olan bir görüşe, yani toplumların içinden geçtikleri aşamalar olduğu ve bu aşamaların evrimci ilerlemeyi temsil ettikleri görüşüne dayandırmışlardı. Yine de alan çalışmalarının savunucuları, daha önce Avrupa/Kuzey Amerika’da geliştirilmiş olan genellemelerin Üçüncü Dünya’ya uygulanarak yapılamayacağını da ileri sürmekten geri kalmıyorlardı. Böylece bu teori Üçüncü Dünya’ya uygulanarak “modernleşme teorisi” ya da gelişmecilik olarak kutsanmış oluyordu.


Evrenselcilik Tartışmalarının Modernleşme Anlayışına Düşünsel Etkileri


Evrenselcilik anlayışının Batı düşüncesinde modernleşmenin başlangıcı ile birlikte, daima var olması ve ulaşılacak bir hedef olarak gösterilmesi, modern Batı toplumsal düşüncesinde oldukça önemli uğraklara işaret eden evrimci düşüncenin yapısalcı-işlevselci kuram ve yayılmacı toplum yaklaşımından ciddi biçimde etkilenmesine yol açmıştır. Buna göre, bütün toplumlar modernlikle sonuçlanan bir süreç içinde, tanımlanmış bir dizi aşamadan geçmektedirler. Teorileştirmenin amacı, verili devletlerin şu anda hangi aşamada bulunduklarını saptamak ve bütün devletlerin modernliğe ulaşmasına yardımcı olmak için devletlerin aşamadan aşamaya nasıl geçtikleri üzerinde düşünmesini sağlamaktı. Bu yüzden teorinin büyük epistemolojik ve siyasal avantajları vardı. Özdeş nedenlerle özdeş aşamalardan geçtikleri için bütün devletler aynı nitelenmekte; ancak halihazırda farklı aşamalarda oldukları için ve her birinin bir aşamadan öbürüne geçiş zamanlaması kendine özgü olduğu için de bütün devletler farklı görülmekte idi. Teori hükümetlere aşama aşama yukarı çıkma sürecini en iyi nasıl hızlandıracakları konusunda tavsiyelerde bulunmakta ve herkesi oluşturdukları teoriyi uygulamaya teşvik etmekteydi. Dolayısıyla teori, halihazırda kalkınmanın ilk aşamalarında bulunan devletlerin, klonları olarak bir son noktaya varabilecekleri ve varmaları gerektiği öngörüsünde bulunuyordu. Teorinin anahtar tezi, bütün ulusların/halkların/bölgelerin aynı modernleşme yolundan geçtiğini(dolayısıyla aynı olduklarını), ancak tarihin belirli bir anında ulusların/halkların/bölgelerin kendilerini bu yolun farklı aşamalarında bulduklarını(dolayısıyla tam da aynı olmadıklarını) savunmasıydı. Kamu politikaları yönünden bu anlayış, gelişme konusuna dünya genelinde verilen önemle ifade edilmişti. Diğer bir ifadeyle, bir ülkenin evrensel modernleşme yolundaki ilerleme süreci olarak gelişme terimi tanımlanmıştı. Modernleşme/gelişme sorununa duyulan ilgi, örgütlenme bakımından çeşitli sosyal bilimlerin ortak projeler etrafında bir araya gelmelerine ve kamu otoriteleri karşısında ortak tavır almalarına yol açmıştı. Nitekim, devletlerin ülkelerini geliştirmeye siyasal olarak baş koymaları, sosyal bilimcilerin yürüttükleri araştırmalara giderek artan miktarda kamu kaynağı aktarmalarının önde gelen gerekçelerinden biri olmuştu. Modernleşme teorisi, ilk dönem sosyal bilim literatürünün pek çok tartışma sorununa ve (açık ya da örtük) varsayımına dayalı olmakla beraber yeni dönemde modernleşme literatürü özel bir şekil almış ve kendine sosyal bilim içerisinde önemli bir yer edinmişti. Gelişme kavramının sürekli olumlu bir süreci niteler biçimde kullanılması ve geri çevrilemez olduğu kanaati, ilerlemeci bir düşünsel gelenekten miras olarak kalmıştır. Gelişme kavramının, evrim ve ilerleme gibi evrensel kabul gördüğü düşünülen kavramların “doğru”larının toplumsal alandaki temsili olduğu düşünülmüş ve çoğu zamanda bu kavramlar arasındaki sınır kaybolmuştur. Yani bu bakış açısıyla, gelişme fikri bir kurtuluş fikriydi. Öyle ki insanlık varoldukça sürekli gelişecek, doğrusal bir çizgide yükselişini sürdürecekti. Yeni icatlar, keşifler bu olguyu mükemmele yaklaştıracak, insanlık böylece mutluluğu elde edecekti. Böylece ölçüye ve tartıya gelen sınırsız bir gelişme düşlenmekte idi. Bu tarzda bilime dayalı güç, moderniteyi var eden Batılı toplumlara büyük üstünlük sağlamış, giderek dünyanın geri kalanlarını, sömürü alanı haline getirmişti. Bu, Batılı olmayan insan ve toplumlarda derin yaralar açmış, onların özgüvenlerini kaybetmeleri sonucunu doğurmuştur. Kimlik kaybı, umutların yitirilişi, Üçüncü Dünya ülkelerini yok olmayla yüzyüze getirmiştir.

Modernleşme kuramının üzerinde yükseldiği teorik zemin, klasik pozitivizmin ilerlemeci tarih görüşünden, yapısalsı-işlevselci kuramın toplumsal mekanizmalara ilişkin değerlendirmelerinden ve yayılmacı toplum yaklaşımının nüfuz etme anlayışından beslenmiştir. Diğer bir ifadeyle, modernleşme kuramı içerisinde toplumsal değişim sürecini nitelemek üzere kullanılan gelişme kavramı, 19. yüzyıl pozitivist toplum kuramında merkezi açıklama birimi olarak kullanılan ilerleme kavramından ve bu kavramın dayandığı evrimci düşünceden derin izler taşımaktadır. Bir toplumsal değişim yorumu olarak evrimcilik anlayışı yoluyla değişim teorileri, mantıksal olarak olguları çözümleme de yararlı olmakla birlikte, evrimciler, somut değişim olaylarını nerede ve ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsinler açıklamak için genel nedenleri ve genel eğilimleri kullanmaktadırlar. Bu bakımdan tikeli açıklamak için evrensel bir yaklaşım içinde olmak, evrimcilerin genel eğilimleri değişimin fiili nedenleriyle birbirine karıştırmalarına yol açmaktadır. Bu durumu modernleşme kuramcısı Eisenstadt, iki varsayıma dayandırarak açıklar. Bunlardan birincisi, değişimin asli olarak bütün toplumlarda tezahür eden evrensel olarak öngörülebilen kalıpları izlediği varsayımı olup, Eisenstadt bu varsayımı eleştirir. Ona göre, değişim gerçekten de her yerde vardır; fakat yönü ve doğası evrensel olmadığını, genel ilkelerle ve ilk nedenlerle açıklanmayacağını ve değişimin her zaman, tikel bir toplumda tanımlandığı şekliyle somut koşullara bağlı olarak var olduğunu düşünür. İkinci varsayım ise, evrensel özelliklere ve eğilimlere vurgu yaparak, evrimci yorumlarla toplumların tikel niteliklerini ya da tikel değişim mekanizmalarını saptamanın mümkün olmadığıdır. Çünkü her şey aynı genel süreçlerin açıklayıcıları olduğu için, görüngüler arasındaki farklılıkları ayırt etmeye ihtiyaç bulunmamaktadır. Bu yüzden Eisenstadt bu varsayıma yanıt verirken, tarihsel kayıtların büyük bir değişkenlik gösterdiğini, bu değişkenliğin evrensellerle doyurucu bir şekilde açıklanmasının mümkün olmadığını belirtir.


Büyük bir çoğunlukla, insanların felsefe ve bilimde evrensele ulaşma çabası kadar ahlakta ve siyasette de evrensel olanı toplum yaşamına sokma, evrensel bir toplum düzeni oluşturma girişiminden vazgeçmedikleri görülse de; bilgi alanında olduğu kadar toplumsal ve siyasal alanda da evrenseli arama serüveni devam etmiş, gerçeklik adına ve tüm insanlığın yararına sürdürülmüştür. Oysa bu durum insanlık tarihi açısından bakıldığında, düşünce ve eylemde farklılaşmanın, hizipleşmenin ve kutuplaşmanın ortaya çıkmasında en etkili nedenlerden biri olmuştur. Çünkü insanların tümü açısından bilgide kanıtlanmış ve eylemde üzerinde uzlaşılmış bir evrensellik olmadığından, evrensellik, egemen milletlerin görüş, eğilim ve inançları doğrultusunda dayatılan bir şey olmaktan kurtulamamış ve bu dayatma, egemenlerin görüş, eğilim ve inançları doğrultusunda başka evrenselliklerin dayatılmasına yol açmış, bilgide ve eylemde uzlaşmazlık ve çatışmayı beslemiştir. Tam da bu yüzden, evrenseli bilgi/bilimde bulduklarına veya siyasette oluşturduklarına inananlar, farkında olsun olmasınlar, totaliter, küreselci ve dayatmacılıklarından ötürü otoriter kalmışlardır. Diğer bir deyişle aydınlanma, bilgide ve eylemde(siyasette) evrenselliğe deney temelinde ve akıl yoluyla, pozitif bilimlerin ışığında ulaşılabileceğine inanmaları; yönetim biçimleri ne kadar farklı olursa olsun, tüm toplumların evrensel düsturlar olarak özgürlük ve eşitlik ilkeleri altında, er veya geç, homojen bir dünya toplumu halinde birleşeceklerini öngörmeleri, totalitarizme kendiliğinden taraftar olmalarını kaçınılmaz kılmıştır. Nitekim yüzyıllar sonra Batılılar, Batı dışı kültürlerde “evrensellik” fikrine itibar edilmemesini onlarda felsefe ve bilimin ortaya çıkmamasının nedeni olarak göstereceklerdir. Oysa bu tekilci mantık, Batı’nın evrenselci ve çelişmezlik ilkesine dayalı karşıtlık mantığına tamamen yabancı bir mantık, bir paradoks mantığı olup, Batı dışı kültürler Batılı’nın anladığı anlamda bir “evrensel bilim”in olamayacağının en azından sezgisine sahiptiler. Batılı’nın bu mantığı kendi egemenlik söylemi açısından değerlendirmesi anlaşılır bir şey olsa da, Batılı’nın öteki kültürleri kendi kültürüne göre aşağı basamaklara yerleştirmesi, tamamen tek yanlı ve tarafgirane bir Batı merkezciliğinin sonucudur. Batı dışı kültürlere özgü mantıkta, tekillerin homojen bir bütünün parçaları oldukları düşünülmemektedir. “Homojen bütünlük” fikri sadece evrenselci Batı mantığında yer almakta, Doğulu için böyle bir homojen bütünlük fikri sadece bir fikir olup, onun bir realitesi bulunmamaktadır. Tek bilme yolu, tekili başka tekil veya tekillerle ilişkilendirmektir. Böylece her tekil başka tekillerle ilişkisi aracılığıyla bilinmekte ve tekili bir tümelin/evrenselin altına koyduğumuz takdirde, irreelliği önceden kabul edilen böyle bir tümelden/evrenselden çıkarsama ile tekile gitmek mümkün olmamaktadır. Buna göre Batı felsefesi ve modern Batı bilimi, çok büyük ölçüde kendilerini “evrenselin bilgisi”ni ortaya koymakla yükümlü görse de, kendi coğrafi konumlarına göre “Uzakdoğu” diye adlandırdıkları coğrafyanın kültürlerinin pek çoğunda ve antik Akdeniz-Mezopotamya kültürlerinde mantıksal ve epistemolojik öncelik çoğunlukla“tekil”e verilmiştir. Bu kültürler, mantıksal “evrensellik” fikrine sahip olmakla birlikte bunun sadece bir fikir olduğunu, onun reel bir karşılığının bulunmadığını bildiklerinden, her şeyi kendi tekilliğiyle kavramaya yönelik tekilci bir düşünce tarzı, bir tekilci mantık geliştirmişler, kendi kültürlerini bu tekilci mantık zeminine oturtmuşlardır. Bu yüzden tekilci/tarihselci/yorumsamacı felsefede gelenek kavramı temel kavramlardan biri olarak öne çıkmıştır. Zira “gelenek” bugünde yaşayan geçmiştir. O, bir toplumun geçmişiyle olan bağlarının sürekliliği olarak kendini göstermektedir. Fakat toplumsal yaşam, gelenek kadar yaşanan anın istek, özlem ve taleplerine uygun “yeni”leri de hep üretmektedir. Öyle ki, toplumsal yaşam, her anında, “eski” ile “yeni”nin bir karışımı olarak kendini göstermektedir. Bu karışım, toplumsal yaşamda yepyeni bir başlangıç yapmanın, yepyeni bir toplum yaratmanın, “eski”den radikal olarak kopmanın imkansızlığının da kanıtıdır. Her “yeni”, “eski” karşısında tavır almakla, onu kendine göre yorumlamakla, onunla hesaplaşmakla, bizatihi ondan bir şeyler içermektedir. Çünkü bizzat bu tavır alma, yorumlama ve hesaplaşmanın kendisi, “eski” ile ilişkide olmak anlamına gelmektedir. O halde tekilci/tarihselci/yorumlamacı felsefe içinden bakıldığında görülmektedir ki, bir toplumu tarihinden koparmak, tarihsiz bir toplum yaratmak, uydurma bir tarih yaratmak mümkün değildir. Çünkü tarihte geriye dönüş söz konusu olmayıp; her şey kendi özgüllüğü içinde bir defada yaşanmakta ve geçip gitmektedir. Bu bakımdan her ne olursa olsun Batı dışı toplumların tarihleriyle barışmaya, bugün ondan nasıl daha fazla yararlanabileceğimizi görme ihtiyacımız vardır. Tekilci/tarihselci/yorumsamacı siyaset anlayışının temel talebi, bugünümüzü nasıl yaşayacağımızı ve yarınımızı nasıl tasarlayacağımızı, farklı duygudaşlıklarımızın, farklı ilgi, çıkar ve değerlerimizin, farklı zihniyet ve normlarımızın, farklı aidiyetlerimizin çatışma süreci içinde, kendimiz adına yararlanmak üzere kendimizin belirlemesi şeklinde olmuştur. Belirlemelerimiz ve bu belirlemeler doğrultusundaki uygulamalarımız da, tam da bu nedenle, bize ait, özgül ve tekil kalmaktadırlar.


Kısaca böyle bir bilgi ve bilim anlayışıyla koşutluk içinde gelişen siyaset anlayışında evrensel doğrulara göre inşa edilmesi gereken bir evrensel toplum projesine yer yoktur. Çünkü siyasal değerler, ahlak, hukuk normları ve ideolojiler birbirine benzememekte ve birbirleriyle bağdaşamayacak bir çokluk göstermektedirler. Haliyle tüm insanları birleştirebilecek tek bir yaşama ilkesi, tek bir ahlak ve tek bir yönetim biçimi bulmak imkansızdır. Seçtiğimiz bir ilke veya bağlandığımız bir yönetim biçimi, bizim için rehber teşkil etse bile, yaptığımız seçim tek ve biricik seçim olmayacak, başka birey, zümre ve sınıfların başka tür seçimleri daima olacaktır.


Tartışmaların Siyasal Seyri


Sosyal bilimlerdeki bu yaklaşımı endüstrileşmenin ortaya koyduğu siyasi-sosyal alandaki gelişmelere bakarak açıklamak da mümkündür. İlk olarak Batı’da ortaya çıkan bir süreç söz konusudur ki, burada toplumsal alanda yaşanılan iktisadi ve kültürel değişimlerin sonucu olarak çok farklı bir dönemin(toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik) ortaya çıkmasına yol açmıştır. Burada içsel ve tabandan tavana doğru giden bir süreç vardır. Bu dönüşümün ortaya koyduğu yeni durum, yayılmacı bir karaktere sahiptir. Nitekim endüstrileşme ve modernleşme ile birlikte ilk dönem içerisinde sömürgecilik faaliyetleri artmaya başlamıştı. Uluslararası alanda artan sömürgecilik politikaları ile Batılı toplumlar Batı dışı toplumları ancak bu dayatma sonucu modernleştirebileceklerini düşünüyorlardı.
Bu dönemdeki modernleştirme için hakim paradigma, Batı’nın sahip olduğu anlayışı her yönüyle öne çıkarmakta, onu evrensel bir boyuta taşımaktadır. Yani Batı dışı toplumların modernleşebilmesi -daha önce ifade edilen görüşler doğrultusunda-Batı’daki tarihsel sürecin yaşanmasına bağlıydı. Diğer bir ifadeyle, modernliğin tek bir model olarak algılandığı, kültürlerüstü bir gelişme eğrisi olduğu inancı ile evrensel yasaları bulmayı hedefleyen bilim anlayışı birlikte gelişmişti. Modernlik, Batı’lı toplumların kültür, bilim ve eylemleriyle şekillenmiş, bunun dışında kalanlar ise modern kabul edilmemişlerdi. Batı modernliğinin dışında ya da gerisinde kalan toplumların, kendi kültür ve tarih güzergahlarının yolunda evrilerek değil ancak o yolu arkalarında bırakarak ilerleyebileceklerine, dolayısıyla modernleşebileceklerine inanılmakta idi. Bu dönem de gelişme anlayışı tek güzergahlı, kültürdışı modernlik anlayışı doğrultusunda, evrenselci felsefe ve Avrupa merkezli pozitivist sosyal bilim çerçevesinde ele alınmıştı. Nitekim Batı dışı toplumların ilk dönem modernleşme çabalarına baktığımızda, körü körüne Batı’yı taklit ettiklerini, batılı değerleri çok fazla önemsedikleri ve öne çıkardıklarını, buna mukabil kendi ulusal değerlerini küçümsediklerini görmekteyiz. Özellikle uygulanan sömürge politikalarıyla Batılılar tarafından yaygınlaştırılmaya çalışılan Batı’nın üstünlüğü fikri, dolaylı olarak gelişmek ve ilerlemek için de Batılı değerlerin üstünlüğü fikrini pekiştirmişti. Gelişmek, modernleşmek isteyen Batı dışı toplumların, modernleşmek için yapması gerekenlerden biri, belki de en önemlisi, geleneksel kültürel değerlerini tasfiye etmesi olmuştur. Zira, Batı dışı toplumların geleneksel kültürel dokuları, modernleşmenin önündeki engeller olarak görülmüş, bu ülkelerde modernleşmenin ya da gelişmenin gerçekleşebilmesi için sahip oldukları geleneksel kültürel yapıların tahrip edilmesi önemli bir aşama olarak nitelenmiştir. Aslında bu dönemde (ondokuzuncu yüzyıl) klasik ilerleme kuramlarında temellenen toplum değerlendirmeleri, Batı dışı dünyayı fiili bir sömürge alanı olarak kavramakta ve bu dünyanın insanlarını varoluşsal olarak dahi ilkel kabul etmekteydi. Bu zamandaki sömürge mantığı, Batı adına Batı dışı zenginliklere el konulması ve bu zenginliklerin Batı dışı toplumlarla paylaşmaksızın tüketilmesi olmuştur. Diğer bir ifadeyle, sömürgeci siyaset anlayışı ile adeta modernliğin anlamları özdeşleştirilmişti. Böylece ilk dönem modernleşme kuramcılarına göre, azgelişmiş ülkeler için geleneksel kültür, gelişmemişliğin temeline yerleştirilmiş oldu. Diğer bir ifadeyle, Batı toplumlarının ileri durumunun tarihsel gerekçeleri oluşturularak, Batı dışı toplumların mevcut geriliklerinin gerekçeleri de açıklanmaya çalışılmıştır. Haliyle sosyal bilimlerden doğa bilimlerine bilgi üretimini yönlendirenler, ileri olmanın yolunu çok katı kurallara bağlamışlar, ilerlemenin en son ve üst aşaması olarak da Batı’yı göstermişler ve tarihi evrimci bir mantıkla okumaya çalışmışlardır. Bu anlayışlar çerçevesinde yapılan çalışmalarda bir yandan geleneğin engelleri araştırma konusu yapılırken, öte yandan modernlik ile geleneğin hangi yönlerden çatışıp, örtüşebileceği ve hatta birbirlerini destekleyebilecekleri üzerinde durulmuştur. Bu zamandaki araştırmacılar, aynı zamanda Batı dışındaki toplumların gelişmesi sorununa duydukları ilgi doğrultusunda dışsal müdahale mekanizmaları üzerinde çoğunlukla durmakla birlikte, içsel destek mekanizmalarının da neler olabileceği konusunda kafa yormuşlardır. Bu çerçevede, gelişmekte olan ülkelerde, aydınlar ve ordu gibi çeşitli toplumsal önderliklerin, değişimci ve yenilikçi aktörlerin, tarihin önünü açma misyonunu ne derece yerine getirebilecekleri, toplumlararası kurumların müdahale alanlarının nasıl sağlıklı bir biçimde inşa edilebileceği gibi konular etrafında teorik bir çatı oluşturmaya çalışmışlardır.


Modernleşmenin Batılı tarzının her yönüyle evrenselliği anlayışının İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürmesini, daha çok pozitivist bilim anlayışın ya da ilerlemeci bir gelişme anlayışının geçerlilik taşımasının sonucu olarak görmek mümkündür. Yani evrenselci modernleşme anlayışının geçerliliği bilimsel alandaki anlayışlarla paralel gitmektedir.


İkinci Dünya Savaşı’na kadar dünyada etkin olan güçler, Avrupalı Güçler olarak biliniyordu. Çünkü son iki yüzyılda Avrupalılar tartışılmaz biçimde dünyanın öncüsü olmuşlardı. Kollektif olarak, en zengin ve askeri açıdan en güçlü ülkeler Avrupalı ülkelerdi. Doğal olarak en gelişkin teknolojiden yararlanmış ve bu gelişkin teknolojinin birinci dereceden yaratıcıları olmuşlardı. II. Dünya Savaşı sonrası çok sayıda yeni devletlerin bağımsızlığını kazanması ve uluslararası alanda ortaya çıkması önemli değişikliklerin başlamasına neden olmuştur. Her ne kadar Batılı sömürge merkezlerine karşı başkaldırının 1930’lı yıllarda başlamasına karşın, bu başkaldırının asıl başarılarını 1950’li yıllarda kazandığı görülmektedir. Bu zamanda Batı dışı toplumlara, ilk dönemlerde yapıldığı gibi, Batı adına Batı tarafından sömürülerek, elde edilen kazanımlardan pay verilmemesi gibi bir durum söz konusu edilmemekte, tam tersine yeni ülkelerin doğal kaynaklarından yararlanılarak elde edilen zenginliklerin paylaşımından söz edilmekte idi. Yeni bakış açısıyla, Batı dışı dünya Batı için sadece fiili bir sömürge alanı olarak tanımlanmamakta, savaş sonrası yeni dönemle birlikte ekonomik ilişkilere dahil edilmekte, kazanımlara ortak edilme seçeneği sunulmaktadır. Yani siyasi ve kültürel ayrımcılığın yerini ekonomik anlamda bir bütünleşme politikası söylemi almakta ve azgelişmiş olarak adlandırılan toplumların ekonomik olarak kalkınması için destekleyici politikaların öne çıktığı bir durum söz konusu olmaktadır.


Savaş sonrasında Avrupalı Güçlerin uluslararası alanda öneminin gittikçe azalması, bıraktıkları boşluğun, yeni güçler -ABD ve Sovyetler Birliği’nin-, tarafından doldurulması, uluslararası siyaseti olduğu kadar, modernleştirme anlayışını da değiştirmiştir. Bu zamanda İngiltere açıkça başarısızlığa uğramış iken; Fransa içeride yükselen komünist dalgadan ve sömürgelerin kaybedilmesinden rahatsız olmuş; İtalya, Almanya ve Japonya savaş mağlubu ülkeler olarak zayıf düşmüş; Çin ise henüz etkin bir güç olarak ortaya çıkmamıştır. Savaşın gerçek galipleri ABD ve SSCB idi. Savaş, ABD ve SSCB’yi yeni imparatorluklar olarak dünyanın karşısına çıkarmıştı. Ancak ABD, İngiltere ve Fransa gibi sömürge ülkelere sahip değildi. Neo-kolonyalizm olarak ortaya çıkan bu sömürgesizleştirme siyaseti yeni dönemde uluslararası alanda, ABD lehine işlemekte idi. Yalnız, Sovyetler Birliği’nin varlığı ile bu yeni dönemde (Soğuk Savaş) uluslararası alanda yeni bir çekişmenin kaynağı da ortaya çıkmıştı. Bu çekişme ideolojik temelde öne çıkarılmış bir paylaşım çatışmasıydı.
Yeni bağımsızlığını kazanan devletler bir tarafta liberal değerlerin, demokrasinin öncülüğü bağlamında ABD tarafından temsil edilen siyasal bir modernleşme projesiyle karşılaşırken; diğer taraftan sosyalist yaklaşımın hakim olduğu, temsilciliğini Sovyetler Birliği’nin üstlendiği kalkınma, modernleştirme projeleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Sömürgesizleştirme siyaseti ile bağımsızlıklarını kazanan ülkelerin, bu yeni çatışma alanı içerisinde bir tercih belirterek, temsilciliğini üstlendiği güçlerin ortaya koyduğu modernleşme projelerinden birini seçmek durumuyla karşılaşmışlardı. Bunun siyasi sonuçları açıktı. Eğer daha düşük olduğu söylenen bir aşamada bulunan bir devlet, refah ve iç siyasi profil bakımından daha ileri olduğu söylenen bir aşamada bulunan bir devlete benzemek istiyorsa, yapacağı en iyi şey ileri devletin kalıplarını kopya etmek, dolayısıyla üstü kapalı olarak da o devletin tavsiyelerini izlemekti. Soğuk Savaş retoriğiyle tanımlanan bir dünyada, bağımsızlığını yeni kazanan devletlerin bazılarının ABD modelini izlemesi, bazılarının da SSCB modelini izlemesi, gelişebilmenin gereği olarak görülmesindendi. Böyle bir ikili siyasi zorlamayla bir anlamda bağlantısızlık nesnel bilimsel analiz tarafından diskalifiye edilmişti. Böylece “sömürgesizleştirme” politikalarıyla, Avrupalı güçlerin sömürge ülkeleri “bağımsızlaştırılmış”, bu çerçevede yeni bir dünya sistemi ve siyaseti organize edilmeye çalışılmıştı. Zira Amerikan merkezli bir dünya siyasetine geçilebilmesi için eski sömürge ülkelerin bulunduğu bölgelerin, Avrupalı güçlerin kontrolünden çıkmasının sağlanması zorunluluk arz ediyordu. Nitekim bu anlayış doğrultusunda İkinci Dünya Savaşı sonrasında Asya, Afrika ve Latin Amerika’da görülmedik oranda bir ulusalcı hareketlenmeler olmuştur. Eski tarz sömürgeciliğin düşüşe geçmesi, yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkmasına zemin hazırlarken, Batı dışı toplumlara yapılan ekonomik yardım ve teknoloji transferi yeni bağımsızlığını kazanan ülkelerde yeni kimlik arayışlarının hareketlenmelerini de beraberinde getirmiştir. Savaş sonrasında oluşan ekonomik ilişkilerin dengelenmesi ve endüstrileşmiş “ileri” Batılı güçlerin yakaladıkları siyasi ve ekonomik gücün devamlılığının sağlanmasında, Soğuk Savaş döneminin gerilimli ortamında Amerika’nın güvenlik ihtiyacını temin etmek amacıyla ve de yeni dünya düzeninin bir görünümü olarak ortaya çıkan yeni ulus-devletlerin dünya sistemine entegrasyonunun sağlanması önemli görülmüştür Artık Batı’nın kendi dışındaki dünyayı kendisinden ayırma, ona karşı kendi üstünlüklerini mutlaklaştırma siyaseti yerini, ABD önderliğindeki Batı’nın kendi dışındaki dünyayla bütünleşme siyaseti almıştır. Yani Batı dışında kalan toplumların ABD’nin dünya hakimiyeti açısından “modernleşmesi” zorunluluk olarak görülmekte, bunun içinde ABD’nin belli müdahale alanlarına ihtiyaç duyması da kaçınılmaz görülmektedir. Her toplumun kayıtsız şartsız aynı evrim aşamalarından geçemeyeceğini öne sürmenin bir anlamı da bu toplumların yardıma gereksinim duydukları anlayışı savunmaktan geçmekteydi. Savaş sonrasının toplumsal, siyasal ve düşünsel ortamının içerisinde doğan ve Batı dışı dünyayı yeni hakimiyet anlayışı çerçevesi içerisinde daha iyi anlamak için oluşan modernleşme tartışmaları, modern olmaya ilişkin süreçlerin Batı dışı toplumlarda da denenebileceği öngörse de, yine de bu durumun gerçekleşebilmesinin Batı’nın izlediği tarihsel seyrin izlenmesine bağlı olduğunu da vurgulamadan geçmekteydi. Bununla birlikte Rusya ve Çin gibi farklı değişim modelleri sergileyen toplumlar, devrimci bir dönüşüm yoluyla geleneksel kalıplarını değiştirmenin mümkün olduğunu göstermeye çalıştılar. Bunun yanında pek çok Latin Amerika ve Güney Asya ülkesi gibi fark gözetici bir değişim modeliyle karakterize olan toplumlar, Batı’nın nüfuzuna dönüşümcü bir değişimle yanıt vermeyip, daha çok geleneksel kalıpları yeniden formüle ederek bu dönüşümü sağlamaya çalıştılar. Yani gerçekleşen değişim tipinden bağımsız olarak, her toplum kendi potansiyelini kendi tarzında kristalleştirerek, kendi toplumlarının özgül değişim yönünü yapılandırma arayışında bulundular.


Böylece savaş sonrasında toplumlararası ilişkilerin değişen çehresi yeni bir güçler savaşını ortaya koymuş ve bu savaşta tarafların önerdikleri dünya düzenleri daha sonra Üçüncü Dünya olarak adlandıracak olan bölgeler için birbirinden farklı kalkınma siyasetleri ortaya çıkarmalarına neden olmuştur. Bu zamanda yeni bağımsızlığını kazanan ülkelerde var olan aşırı nüfus yoğunluğu ve komünizmin uluslararası bir tehdit olarak ortaya çıkması gibi sebepler, Amerikalı modernleşmeci kuramcılarının Batı dışı dünyaya bakışlarında önemli değişiklikler yaratmıştır. ABD’nin hakimiyetinde bir dünya düzeninin kurulabilmesi ve yeni bağımsızlığını kazanan ülkelerin SSCB etkisine bırakılmaması için bu değişiklik zorunlu gözükmüştür. Bu bakımdan Batı dünyasında ortaya çıkan yeni modernleşme eğilimleri, dünyanın kurtuluşunun ABD’nin örgütleyeceği bir dünya siyasetinde öngörmekte olup, ABD’nin dünya çapındaki çıkarlarının nerede yattığını amaç edinen bir toplumsal değişme anlayışını öne çıkarmıştır. Haliyle bu dönemdeki modernleşme tarzı, özellikle uluslararası ilişkiler ve siyasi nedenlerden dolayı, ilk dönemdeki modernleşme tarzından farklılaşmış ve ondan çok daha farklı bir seyir takip etmiştir. Artık ilk dönemdeki modernleşmek için tek geçerli yolun Batı’daki yol olduğu anlayışı ve tatbikatı yerine, her ülkenin modernleşebilmek için kendine has iç dinamikleri bulunduğu hususu, giderek daha fazla göz önüne alınarak yeni bir gelişme anlayışı öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Diğer bir ifadeyle Batı dışı dünyanın gelişmesi ile ilgili olarak da tek bir Batı modelinden ziyade farklı alternatiflerin ve modellerin varlığından söz edilmektedir. Bu modellerden birisi, özellikle ABD, İngiltere ve Fransa tarafından temsil edilen ve burjuvazinin yükselişine paralel olarak gelişen, “demokratik yol” iken, ikinci model ise tepeden inmeci bir tavrın eşliğinde yürütülen ve daha çok devrimlerle gerçekleştirilen yoldur. Üçüncü model ise komünizm olup, başta Rusya ve Çin olmak üzere eski demirperde ülkeleri uygulamasından oluşmaktadır.


1945’ten sonraki dönemde, Asya ve Afrika’nın sömürgelikten kurtuluşu ve Avrupa-dışı dünyanın her yerde siyasi bir bilince kavuşması, dünya sisteminin siyasetini olduğu kadar bilgi dünyasını da etkilemişti. Nitekim bu dönemden sonra giderek artan bir şekilde sosyal bilimin “Avrupamerkezciliği” saldırılarla karşılaşmış ve bu saldırılar sosyal bilimin yirmi birinci yüzyılda herhangi bir ilerleme kaydedebilmesi ve çağdaş dünyanın sorunlarını ele alma kapasitesini çarpıtmış olan Avrupamerkezci mirası geride bırakması için zaruri görülmüştür. Böylece 1945 sonrası bilgi kurumları içindeki sosyal-siyasal durum önemli ölçüde değişikliğe uğramış ve sosyal bilimcilerin önceki dönemde geliştirdikleri klasik evrensel genellemelerin Batı dışı bölgeler içinde geçerli olup olmadığı çok yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ilk çeyrek yüzyılda ABD’nin uluslararası arenada öne çıkan bir güç olarak ezici bir ekonomik avantaj elde etmesi, sosyal bilimsel faaliyetin, en az bir süre için, öncelikle daha önce olmadık biçimde Amerikan kurumlarında yürütülmesine neden olmuş; bu da, sosyal bilimcilerin önceliklerini belirlemeleri üzerinde etkili olmuştu. Öte yandan, Avrupa dışı ulusların dünya sahnesine dönmeleri, artık kapanmış ya da kapanmakta olan bir devre ait siyasal olaylarla ilgili sosyal bilimlerin bir çok varsayımının sorgulanmasına yol açmıştı. Bunun doğurduğu ilk sonuç, sosyal bilimcilerin komşu dallara sızmalarına yeşil ışık yakılması olup, bu süreçte sosyal bilimlerden her birinin özgül alanını kendine saklamak için geliştirdiği gerekçelerin bir yana itilmesi olmuştu. Ekonomik gelişme de gerekli kaynakları sağlayarak uzmanlaşmayı teşvik etmişti. Yeni gelişmelerin ikinci bir örgütsel sonucu daha vardı ki o da dünya ekonomisinin büyümesi yalnız devlet aygıtları ve iktisadi girişimlerde değil, araştırma kurumlarındaki gelişmelerle mümkün olması anlayışı idi. Belli başlı güçler, Soğuk Savaş’ın verdiği ivmeyle önce temel bilimlere, sonradan da sosyal bilimlere yatırım yapmaya başlamış ve 1960’larda tarih dışılık eleştirisi, sosyal konularda da eleştirel bir tavır almaya başlayan genç sosyal bilimciler tarafından daha sık dile getirilir olmuştu. Bu dönemdeki genç sosyal bilimciler Batılı kavramları çok farklı olaylara ve kültürlere uyarlamakta daha hassas davranmışlardı. 1960’ların sonuyla 1970’lerde ise, yine savaş sonrası dönemde ortaya atılan iki başka soru öne çıkmıştı: Sosyal bilimin ne kadar Avrupamerkezci olduğu, dolayısıya sosyal bilim mirasının ne kadar öteki görüşlü kabul edilebileceği sorusuydu.


Her ne kadar ortaya çıkan değişimler bir çok tartışmalar yaratsa ve Batı dışı toplumların geleneksel yapıların modernleştirmenin öncü güçleri tarafından dikkate alınsa da yine de modernleşme uygulamalarında ülkeler çapında çok farklı bir durumla karşılaşılmamaktadır. Yani eski anlayışın devam ettiği, geleneksel yapıların tasfiyesinin olmazsa olmaz görülmesi söz konusudur. Düşünsel anlamda yaşanılan değişikliklerin uygulamaya yansıması olayı, ancak üçüncü dönem olarak adlandıracağımız döneme rastlamaktadır. Bu dönem yaşanılan siyasi ve sosyal karışıklığa paralel olarak çok farklı adlandırmalara maruz kalmış(Post-modern, post-endüstriyel, enformatik toplum, bilgi toplumu vs.), değişim tartışmaları modernleşme anlayışına da yansımıştır. Bu dönemde ABD-Sovyetler Birliği (Soğuk Savaş) çekişmesi sona ermiş, ABD uluslararası alanda galibiyetini ilan etmiş ve tek bir süper güç olarak öne çıkmıştır. Uluslararası alandaki bu değişim ülkelerin modernleşme tercihlerindeki ikilemi (Soğuk Savaş dönemindeki) sona erdirmişti. Artık takip edilecek model olarak ABD’nin temsil ettiği Batı dünyası kalmıştı. Böyle olmasına karşın, özellikle kuramsal alanda yaşanılan modernleşme tartışmaları doğrultusunda özellikle geleneksel değerlerin dikkate alınması hadisesinin, post-modern anlayışa uygun olacak şekilde ticarileştirildiğine, metalaştırıldığına şahit olunmaktadır. Bu durum modernleşmek isteyen ülkelerin geleneksel değerlerinin dikkate alınarak Batı dışı bir modernleşme gibi bir anlayışı ortaya koymadan ziyade, Batılı değerlerin aynen neo-kolonyalizmde olduğu gibi yeni bir usulle Batı dışı alanlarda hakimiyetini perçinlemekten başka bir durum yaratmamıştır. Nitekim, Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezinin temelinde de bu yatmaktadır. Böylece “modernite uygarlığı”, dönüşüm potansiyeline sahip öteki toplumlara da açık hale gelmişti. Aslında bu tür toplumlar, dönüşen Batı Avrupa’nın ve Birleşik Devletler’in yarattığı dinamik tarafından zorla bu yöne yöneltildiler. Batı’nın misyoner bir şevkle taşıdığı dünya kapitalizmi ve dünya ideolojilerinin, geleneksel toplumları değişmeye ya da modernleşmenin ve modern toplumun yeni kalıplarına uymaya zorlaması, bu toplumların bütün farklılıklarının sürekliliğinin kesintiye uğramasına neden olmuştu.


Kısaca dünyada güçlü devletler hep olmuş ve bunlar bölge veya dünya ölçüsünde bir siyasal hegomonya kurmanın bir aracı olarak evrenselci söylemi sık sık kullanmışlardır. Son üçyüz yılın, bilimin parladığı yüzyıllar olması, bu süre içinde ve özellikle yüzyılımızda, güçlü devletlerin en güçlü hegomonya kurma araçlarından birinin evrenselci bilim olması sonucunu doğurmuştur. Güçlü devletler, özellikle imparatorluklar, Roma’sından Osmanlı’sına kadar, barındırdıkları çeşitli etnik grupları kendi din, inanç, örf ve adetlerinde serbest bırakmışlarsa da “Pax Romana” veya “nizam-ı alem” düsturu altında bu grupları sert veya ılımlı önlemlerle tek bir yönetim çatısı altında, tek bir siyasal bütünlük içinde tutmaya gayret göstermişlerdir. Günümüzde bu gayreti Anglo-Amerikanizm “küreselleşme” düsturu altında göstermektedir. Ancak bunun daha çok bir “Pax Americana” olduğu açıktır. Pax Americana’nın stratejistleri, katı bilimciliğe özgü dar görüşlülüğe tepki olarak hızla yaygınlaşan dinci, milliyetçi, etnisist, yerelci, kültüralist cereyanları göz önünde tutarak, “tekilin, farklı ve hatta aykırı olanın içerildiği bir evrenselcilik doğrultusunda “küreselleşmeyi” dayatmaktadır. Günümüz “bilimci” söylemi içerisinde slogan haline gelmiş olan “bilgi toplumu” teriminde, bilginin “Pax Americana” içinde bir ekonomik ve siyasal güç olarak kullanımına tanık olmaktayız. Yalnız Anglo-Amerikanizm, tekil ve farklı olanın da içerildiği ve ilk bakışta tekilci gibi görünen, fakat esasında evrenselci olan bir söylem dayatmaktadır. Bu söylem, tekilin, farklı ve hatta aykırı olanın içerilmek istendiği bir evrenselciliktir. Anglo-Amerikanizm, yaratılan, teşvik edilen, pazarlanan ve iyi satış yapan “postmodernizm”in sahte atmosferi içinde tekil, farklı ve aykırı olanı alabildiğine, hatta dizginsiz bir açılım imkanı tanıdığı iddiasında iken, diğer yandan eşzamanlı olarak, liberal/kapitalist bir dünya düzenini evrenselci bir söylem içinde dayatmayı asla ihmal etmemektedir. Ancak her imparatorluk gibi Anglo-Amerikan İmparatorluğu’da esasen tekil kalan kendi söylemini, ideolojisini, kültürünü, evrensel saydırma peşinde olması, aynı şeyin peşine düşmüş olan diğer imparatorlukların kaderinin, büyük olasılıkla onu da beklediğini düşündürmektedir.
Ondokuzuncu yüzyıldaki Fransız sömürgecileri uygarlaştırma misyonundan bahsettiklerinde, Fransa’nın (ya da daha genelde Avrupa’nın) sömürgeci fetih yoluyla, Avrupalı olmayan uluslara bu medeniyetin değer ve normlarını dayatacağını kastediyorlardı. 1990’larda Batı ülkelerindeki çeşitli topluluklar dünyanın çeşitli bölgelerindeki, ama neredeyse her zaman dünyanın Batı dışı bölgelerindeki siyasi durumlara “müdahale hakkı”ndan bahsettiklerinde, böyle bir hakkı medeniyetin bu tür değerleri adına savunmaktadırlar. Haliyle bu değerler kümesi,(medeni değerler, çağcıl-hümanist değerler, modern değerler), bekleneceği üzere sosyal bilime nüfuz etmiş durumdadırlar. Zira bugünün sosyal bilimi bu değerleri hiyerarşinin zirvesine yükseltmiş olan aynı tarihsel sistemin ürünüdür. Sosyal bilimciler bu değerleri, peşine düşmeye değer gördükleri sorunlara(toplumsal sorunlara, düşünsel sorunlara) ilişkin tanımlamalarına dahil etmişlerdir.


Bugün modernite Batılı olmayan toplumların tarihine, toplumsal muhayyilesine, düşünce biçimlerine, kolektif eylemlerine hatta bireylerinin davranış ve arzu biçimlerine kadar nüfuz etmiştir. Gönüllü modernizasyon hareketleri ve küreselleşmenin getirdiği mal, kültür ve insan dolaşımı, modernliğin Batı toplumları dışında yeniden üretilmesi arayışlarına neden olmuştur. Gelinen nokta itibariyle bakıldığında modernlik söylem olarak artık sadece Batılı toplumların tekelinde bulunmamaktadır. Ancak modernitenin Batılı olmayan toplumların toplumsal, siyasal ve bireysel pratiklerinin dışında olmadığını söylemek, bu toplumların modern oldukları tezini ileri sürmemize zemin hazırlamamaktadır. Nitekim değerler hakkındaki tartışmaların öne çıktığı alan daha çok siyasi alan olup, Malezya Başbakanı Mahathir’in çok net bir biçimde, Asya ülkelerinin Avrupa medeniyeti’nin bazı ya da bütün değerlerini kabul etmeksizin “modernleşebileceğini” ve modernleşmesi gerektiğini ileri sürmesi bunun göstergesidir. Ancak “değerler” tartışması sadece Batı dışı ülkelerde değil Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de merkezi bir yere oturmuştur. Böyle bir siyasal tabloya bakmadan günümüzde bilimi, hele sosyal bilimleri değerlendirebilmek asla mümkün değildir. Günümüzde bilim üretimi çok büyük ölçüde Anglo-Amerikan dünyada ve Anglo-Amerikanizm’in kontrol ettiği yerlerde gerçekleştirilmektedir. Bizim gibi çevre ülkelere düşen de, istisnalar dışında, merkezde üretileni ithal edip tüketmek olmaktadır. Üniversiteler, Anglo-Amerikan dünyada, uzun süredir üniversitas idealine göre yapılanmayı bir kenara bırakmışlar, daha çok askeri-sanayi-ticaret işbirliği üçgeninin pekiştirilmesine hizmet eden yardımcı bir sektör, bir hizmet sektörü haline gelmişlerdir. Sosyal bilimler büyük ölçüde pazar ekonomisine eklemlenmiş bir sektör haline gelmiş olan bir üniversite anlayışı içinde, aynı anlayışı paylaşan bir konuma itilmiş durumdadırlar.


Sonuç


Başlangıçtaki evrenselci sosyal bilimler tarih dışı, yapısalcı modeller üretmiş ve tüm tarihsel/toplumsal gerçeklik alanını ürettikleri bu modeller içine hapsetmiş olsa da gerçekliğin kendisi, bu modellere aldırmadan kendi gidişatını izlemiştir. Artık sosyal bilimciler evrensel modeller, yapılar geliştirmekten vazgeçme gereği duymuşlar; konularının yasalcı bir tavırla ele alınamayacağını görmüşlerdir. Diğer bir ifadeyle, 19. yüzyıl Batı’sında medeniyetin anlamına ilişkin yapılan değerlendirmelerde, sadece Batılı medeniyetten bahsetmekten; Batı dışı dünyanın sömürgeleştirilmesinin adının bir medeniyet bahşetmek olayı olarak sunulması söyleminden vazgeçildiğini, bunun yerine Batı dışı bir modernleşme anlayışının olabilirliği üzerinde durulmuştur. Bu değişikliğin bilim dünyasında meydana gelen değişimlerle de ilgisi bulunmaktadır. Bilim dünyasında bilimsellik için tek geçerli yolun pozitivist bilim anlayışı olduğu terk edilmiştir. Bunda ilk dönemdeki mevcut evrenselci Batılı modernleşme tezinin geçerliliğini kaybetmesinin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Nitekim bu değişim modernleşme kuramına da yansımıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı dışı toplumların modernleşebilmeleri için evrensel, genel geçer model yerine Batı dışı ülkelerin sahip olduğu ulusal değerleri de hesaba katacak yaklaşımların daha fazla tartışıldığı ve öne çıktığı görülmektedir. Avrupalı güçlerin sömürge devletlerini oluşturmaları ile birlikte örneğin Hindistan’ın İngilizleşmesinden bahsedilmiş, ancak zamanla daha geniş bir kavram olan Avrupalılaşma kavramı tercih edilmiştir. Ancak süreç içerisinde Avrupalı sömürgeci güçlerin egemenlik alanlarını terk etmek durumunda kalmaları ile Amerika güçlü bir dünya devleti olarak belirmiş ve bu sefer de Avrupa’nın Amerikalılaşmasından, dünyanın da Batılılaşmasından söz edilir olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise artık dünyanın Batılılaşması süreci, modernleşme kavramı ile ifade edilmeye başlanmıştır. Ancak bu dönemde ki sosyal bilimlerin Batı’nın ilerleme tecrübesini işlemek yerine, Batı dışı dünyanın gelişmesini ayrı bir problem olarak ele almaya başlaması, başka bir sorun kaynağını karşımıza çıkarmıştır.


Böylece başlangıçtaki sosyal bilimlerin evrenselliği anlayışı, aslında Batı merkezli bir ideolojiye hizmet etmiş olsa da, modernleşmeyi Batı Avrupa ya da Amerika’nın mülkü haline getirmemektedir. Yalnız modernleşme süreci ile karşılaşan Batı dışı toplumların gelişme süreçlerini tamamlayabilmeleri için mutlak surette bütünleşme sorununu tamamlamaları gerekmektedir. Çünkü Batı mevcut konumunu kendi içsel dinamikleri ve olumlu nitelikleri dolayısıyla elde etmiş ve modernleşmiştir. Dolayısıyla Batı dışında kalan toplumlar da halihazırdaki geri kalmış durumlarını geleneklerinde ya da sahip oldukları değerlerde değil de kendi içsel yetersizliklerine borçludurlar. Ancak durum bu şekilde kavranmamış, evrenselci tavırdan dolayı Batı dışı toplumların modernleşme sürecinde geleneksel yapıların oluşturduğu engellerden sık sık söz edilmekle kalınmamış, bunlara karşı daha saldırgan bir tavır takınılmıştır. Bu bakımdan özellikle ilk dönemde sosyal bilimler, evrenselci tavırları gereği, ulusalı ve farklı olanı hep göz ardı etmişler, hatta dışlamışlardır. Oysa görmezlikten gelinme tutumuna karşı ulusal ve farklı olan varlığını devam ettirmekte idi. Haliyle sosyal bilimler bu durumu görmezlikten gelemezdi. Nitekim, evrenselci bilim anlayışı, tüm iddiasına rağmen hiç de evrenselleşememişti. Bilimin ve bilginin tarihselliği, göreciliği, kültür-bağımlı olma özellikleri, artık üstü örtülemeyecek kadar açığa çıkmıştı.


Zaman içinde böyle bir yaklaşım (evrenselcilik) yavaş yavaş terk edilmeye çalışılsa da, sosyal bilimlerde olayları anlamaya ya da çözümlemeye dönük olarak yapılan kavramsallaştırmalar, tarihsel olayları bu kavramsallaştırmalara dayalı olarak anlama uğraşları da aslında yereli ve farklı olanı anlama da sorunlar yaratmaktaydı. Yani Batı dışı toplumlar için esas problemin, Batılı kurum ve değerlerin sıradan ve yüzeysel bir biçimde taklit edilmesi değil, daha ziyade, geleneksel yapıların çağdaş olgulara uyarlanması olmaktır.
Bu yüzden güdümlü hale gelmiş olan kurumlar olarak üniversitenin güdümlü hale gelmiş sosyal bilim fakülte veya bölümlerinde, üniversitenin güdümlülükten kurtulup üniversitas idealine göre yeniden yapılanması gerekmekteydi. Bilimci tahakkümün kırılması ve Batı dışı kültürlerle daha eşitlikçi bir ilişki kurulması için bu durum zorunluydu. Böyle bir yeniden yapılanma doğrultusunda, artık “küreselleşme”nin değil, fakat “birlikte var olma”nın imkanlarının soruşturulması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Aksi halde, Batı’ya özgü bir evrenselciliğin tahakkümünü çok daha uzun süreler yaşamak zorunda kalabiliriz.


Batı dışında kalan toplumlara Batı’nın mevcut kazanımlarına kaynaklık eden dinamikler taşınmaya çalışılacaktır. Batılı olmayan az gelişmiş toplumlar, Batı’nın üstünlüğüne ve modernliğine gerekçe olan nitelikleri ya transfer yoluyla ya da kendi iç dinamikleri tarafından üretilmeleri suretiyle elde etmek durumundadırlar. Zaten, gelişebilmenin en temel şartı da budur. Zira sosyal bilimci; devletler, halklar, toplumlar, güçler ve sınıf çatışmaları ile uğraştığına göre, (mecburen) taraf tutmaktadır. Bunun için diyebiliriz ki, evrensel bir teori, kavramlar veya sosyal bilim yoktur. Bunlar ortaya çıktığı toplumlarla ve kültürel farklılıklarla irtibatlıdır. Bütün evrensellik iddiaları aslında, egemenlik arzusunun, tek bir akımın desteklenmesinin ve başkasının inkarının ifadesidir. Bir kişiliğin evrenselliği, başka bütün kültürlerin yok olması demektir. Bu bakımdan kavramsal çerçeveleri kendi toplumsal tarih araştırma ve analizlerimizde yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Zira teori, kavramlar belli bir sosyal siyasal ve tarihsel arka plana sahiptir. Bir toplumun yaşadığı ve oluşturduğu kavramsal araçlarla bir başka toplumu anlamak veya yorumlamak yararlı olsa da, esası anlamada her zaman bir mesafe/açıklık bırakmaktadır. Bunun için kendi tarihsel, sosyal ve siyasal şartlarımızdan kalkarak ve buna uygun kavramlar üreterek kendimize bakabilmeyi sağlamamız durumunda, kendimizi anlamakta veya anlamlan¬dırmakta daha az yanılgıya düşebiliriz. Bu şekilde ithal düşünce akımlarının kölesi ya da dar ve teorik düşüncelerin esiri olmaktan kurtulabiliriz. Burada felsefeci ve toplum bilimcilerimize düşen bazı görevler söz konusu olmaktadır. Bu da kendi sosyal-tarihsel gerçekliğimize ilişkin kendi kuramsal ve felsefi bakış tarzımızı oluşturmak ve kendi sosyal-tarihsel gerçekliğe bakışımızı etkileyen kuramları/kavramları sorgusuzca kullanıp yararlanmak yerine, eleştirel bir tutum takınmak olmalıdır. Ancak böyle bir tutum doğrultusunda, felsefe ve bilim tüketicisi olmaktan çıkıp, bilim ve kültür alanında üretici/yaratıcı olmaya başlayabiliriz. Belli dönemlerde bir entelektüel moda olarak gelen düşünce ve bilim akımlarının yalnızca bir “tüketicisi” ya da taşıyıcısı olmaktan bu şekilde kurtulabiliriz. Daha da önemlisi, kendi gerçekliğimizi kavrama konusunda kavram/kuram ve yöntemlerimizi gözden geçirmemiz gerekmektedir. Kendi kendimizi ve kendi toplumsal gerçekliğimizi ifade ve inşa etmenin yolu buradan geçmektedir. Belki de bu sayede, karşılaştığımız problemleri açıklayabilen teorik önermelere ve kavramlara ulaşabiliriz. Ancak bunun yapılabilmesi için günümüz batı dışı dünyanın eriştiği seviye itibariyle ele aldığımızda biraz daha zamana ihtiyaç duyulacağı görülmektedir. Çünkü şu anda ki bilimsel kuramlar ve yaklaşım tarzları, çoğunlukla Amerika ve Avrupa’dan gelmektedir. Yani hangi kavram ve kelimelerle düşünüleceğini yine Batının belirlediğini görüyoruz. Nitekim genelde sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalara bakıldığında görülmektedir ki, çalışmaların çoğu Batı kuramlarının Batı dışı alanlara uyarlanması şeklinde gerçekleşmektedir. Bunun yanı sıra doğrudan yeni bilgi üretecek araştırmalara yönelme imkanları da sınırlı olduğu için, çevre ülkelerinin çoğunda sosyal bilimler kendi azgelişmişlikleri ve kendi toplumlarındaki toplumsal olguları araştırmaya yönelirken bunları kendi toplumlarına özgü olarak yorumlamakta, dolayısıyla ülke içinde hapsedilmiş durumda kalmaktadırlar. Bu yaklaşım içinde, belirli durumlarda Batı sosyal bilimlerinin çevre sosyal bilimcileri üzerindeki egemenliğinin yalnızca toplum bilimsel kuramların ve yöntemlerin aktarılması yoluyla değil ideolojik öğelerin de bunlarla birlikte egemen kılınmasıyla gerçekleştiği bilinmelidir. Bu durumun, kısa bir süre içinde değişmesi pek olanaklı gözükmemektedir. Bu bakımdan ben merkezci Batıcı ve Batılı hegomonyayı yeniden üreten bilgi anlayışının ciddi bir şekilde Batı dışı dünyada sorgulanması gerekmektedir.

Prof. Dr. Şenol DURGUN


Kaynakça
Fahrettin ALTUN; “Modernleşme Kuramı ve Gelişme Sorunu”, Divan,2000/1
Nilüfer GÖLE; “Batı-dışı Modernliğin Kavramsallaştırılması Mümkün mü?”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek: Yeni Bir Kavrayışa Doğru-Sempozyum Bildirileri-, Metis Yayınları, İstanbul 1998, 310-320
Aynur İLYASOĞLU; “Türkiye’de Sosyoloji’nin Tarihini Yazmak: Bir Sorunlaştırma ve Yaklaşım Önerisi”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek: Yeni Bir Kavrayışa Doğru-Sempozyum Bildirileri-, Metis Yayınları, İstanbul 1998, 81-97
Doğan ÖZLEM; “Tarihsellik ve Cumhuriyet”, Felsefe Dünyası, Sayı 28, 1998/2, 5-18
Doğan ÖZLEM; “Evrenselcilik Mitosu ve Sosyal Bilimler”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek: Yeni Bir Kavrayışa Doğru-Sempozyum Bildirileri-, Metis Yayınları, İstanbul 1998, 53-66
Gary HAMILTON;” Tarihte Konfigürasyonlar: S. N. Eisenstadt’ın Tarihsel Sosyolojisi”, Ed. Theda SKOCPOL, Tarihsel Sosyoloji: Bloch’tan Wallersteın’e Görüşler ve Yöntemler, çev. Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999
Karam KHELLA; Universalist Tarih: Avrupa Merkezci Tarihsel Bilincin Yıkımı, Çev. İsmail Kaygusuz, Su Yayınevi, İstanbul 2005
Gulbenkıan Komisyonu; Sosyal Bilimleri Açın, Çev. Şirin Tekeli, Metis Yayınları, 2000
Immanuel WALLERSTEIN; Sosyal Bilimleri Düşünmemek: 19. Yüzyıl paradigmasının Sınırları, Çev. Taylan Doğan, Avesta yayınları, İstanbul 1997,
Immanuel WALLERSTEIN; Bildiğimiz Dünyanın Sonu: Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Sosyal Bilim, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2003
Necmettin TOZLU; “Problemlerimizin Kaynakları Bakımından Geçen Asrın Düşünce Boyutunda Kısa Bir tahlil”, Felsefe Dünyası, Sayı 31, 2000/1, 3-13

Okunma 154 kez Son Düzenlenme Pazar, 06 Ağustos 2017 20:25

Son ekleyen Prof.Dr.Şenol DURGUN

Üst