ÇALIŞMA ALANLARIMIZ

Türkiye’de Sivil Toplum ve Devlet

Türkiye’de demokrasinin yerleşmesindeki güçlükler birbirine bağlı iki durumda kendini göstermektedir: sivil toplum yapısının gelişmeyişi ve devletin böyle bir toplum içindeki yapısı. Bu iki unsurun durumu, aynı zamanda devlet ve toplum arasındaki ilişkilerin ne tür boyutlarda olacağının da göstergesini vermektedir. Devlet katında cereyan eden olayların, toplum tarafından ne kadar izlendiğini veya toplumun bu gelişmeler karşısında ne kadar yönlendirebileceğini de ortaya koyan bir durumdur. Özellikle sivil toplum, bireysel özerklik anlayışının yokluğu veya zayıflığı, sosyal taleplerin devlete yansıması ve karşılık bulması açısından önemli bir handikap içermektedir. Nitekim siyasal sahnede boy gösteren siyasal partilerimiz ile sosyal gruplar arasındaki bağlar, gelişmiş demokratik anlayışa sahip ülkelerdeki durumla kıyaslandığında, çok zayıftır. Bunun tarihsel ve sosyal nedenleri olduğu kadar, günümüzdeki sürdürülen devlet anlayışının da etkisi vardır. Zira, siyasal partilerimiz, demokratik yönetime sahip ülkelerde olduğu gibi, sosyal grupların aracı ve onları devlete eklemleyen veya taşıyan araçlar olarak değil, tam tersine devlet içinde odaklaşmış ve burada birbirine karşı iktidar mücadelesi veren seçkinler arasındaki ayrılıklardan ortaya çıkmış ve onun toplum katında destek bulmasının enstrümanları olarak kendini göstermiştirler. Bu durum bize Türkiye’de devletin topluma nasıl baktığının ya da toplum içerisinde ne tür bir konum içinde bulunduğunun işaretlerini vermektedir. Elbette bunun bir arka planı da vardır. Buna eğilmeden günümüzdeki devlet ve sivil toplum algılayışına değinmek eksik kalacaktır. Bu yüzden burada günümüzdeki devlet-toplum ilişkisinde etkileyici olan ve etkilemeye de devam eden son dönem Osmanlı devlet-toplum anlayışından kalkarak, Cumhuriyet dönemi ve son yıllardaki gelişmeler irdelenecektir.

CUMHURİYET’E İNTİKAL EDEN MİRAS


Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kuvvetli bir devlet ve zayıf bir sivil toplum miras almıştır. Bunun içindir ki, Osmanlı zamanında olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, devletçi seçkinler/bürokratik elit; devleti, toplumu bir arada tutmanın, bütünlüğü korumanın zorunlu durumu olarak görmüşlerdir. Özellikle de Cumhuriyetin ilk yıllarında yoğun bir şekilde olmak üzere, siyasal kültürümüz hep devlete endeksli olup, devlet işlerinden çok yoğun bir şekilde etkilenmişlerdir. Devletçi sistem, ortak bir menfaat düzenlemesi üzerine oturan bir yelpaze yaratmış ve bu nedenle siyasal partiler, Batı Avrupa’da olduğu gibi toplumsal kesimlerin doğrudan temsilcileri olarak şekillenmemiştir( ). Dolayısıyla siyasal partiler devlet içi elit çekişmelerin uzantısı olarak ortaya çıkmış olup (İnönü-Bayar) farklılaştırılmış bir ideolojik anlayış üzerine kurulmamışlardı. Nitekim devletin iç mantığı, özellikle Cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde, siyasal partilerimize hakimdi. Burada iktidar mevkiine gelmek, halka hizmet için bir araç olmaktan çok, ülke yönetimi için oluşturulan söylem, iktidarın ele geçirilmesinde etkili bir araçtı. Toplumsal temele dayalı olarak şekillenmesi gereken siyasal anlayış, tamamen devlet içi elit çekişmelerin ortaya çıkarmış olduğu ve onların şekillendirdiği bir tercih olmuştu. Çünkü Osmanlı siyasi sahnesinin asırlarca otoriter şahsiyetin yönetimi altında bulunmasına paralel olarak, Cumhuriyet Türkiye’si de bazı değişiklikler yaşasa da, siyasal sahnemiz hep bu tip otoriter şahsiyetlerin cenderesi altında kalmışlardır. Bunun için Batı ile aynı siyasal terminolojiyi kullansak bile, siyasal yelpazemizin içerdiği anlam ve ima ettiği dinamikler, hep farklı olmuştur. Belki de bu süreci de normal karşılamak gerekir. Çünkü asırlarca değişmemeyi eksen almış olan bir toplumda, halkı korku-ümit arasındaki bir gerilim içinde tutmazsa, bozulacağı korkusu taşıyan bir devlet anlayışından yetişmiş devlet erkânının kuracağı yeni devletin de değişen koşullara adapte olabilecek bir devlet anlayışı/iradesi ortaya koyabilmeleri de zayıf olacaktır. Nitekim ortaya çıkan değişim ve toplumsal talepler/farklılıklar sisteme taşınamamış, sahip olunan devlet anlayışı içerisinde, bu farklılıkların devlete uygun hale dönüşmesi/ayarlanması istenmiştir. Her ne kadar klasik demokrasinin aletleri vitrine taşınsa da, Cumhuriyet yönetimi de aynen Osmanlının yaptığı gibi, toplumu durağan bir konumda tutma gayreti içinde bulunarak, devletin varlığı, güvence altına alınmaya çalışılmıştır.

Tanzimat döneminin devlet adamları gibi, Cumhuriyet dönemi devlet seçkinleri de otoriter yönetimin birer temsilcileridir. Bunların demokratik bir anlayışa veya ideale sahip olmaları, yaşanılan siyasal geçmiş itibariyle imkan yoktur. Ancak başlattıkları ve kısmen başardıkları reformlar ile tek elde toplanan otorite çeşitli odaklara kaymaktaydı. Yani yönetim örgütünün bir takım şubeleri ve toplum hayatında da bir takım kurumlar iktidara katılmaya değilse bile, denetlemeye aday olma yolundaydılar( ). Gerçek değişimin toplumsal yapıda olması gerektiğini, es geçen yönetim, devleti kurtarma kaygısıyla Tanzimatla başlayan reformlar Osmanlı sonrasında da yönetim zaafiyeti yaşamamak için devam etti( ). Ancak Batı Avrupa’dakinin tersine şehir özerkliğinin yerleşmesi ve sanayici sınıfların çıkar birliği içinde örgütlenip iktidarı kontrol etmesi gibi olguların görülmediği bir ülkede bu reformlar yapılıyordu. Çünkü yönetici sınıfın hayat ve servetlerinin güvenceden yoksun olduğu böyle bir ülkede, Batı Avrupa toplumlarının geçmişinde önemli rol oynayan Aristokratik bir sınıf olmadığı gibi, bu sınıfa karşı çıkarak yeni bir anlayış ortaya koyan burjuvazi de yoktu. Batının çok uzun süren tarihi bir gelişim ile ancak vardığı kapitalist düzen gibi bir düzenin yaratılmasının iç ve dış şartlarının kalmadığı bir ülkede Jön Türklerin ve Cumhuriyetin devlet yetkililerinin istedikleri gibi burjuvalar yaratılamayacaktı( ). Ülkede sadece yerel soylular bulunmaktaydı. Onlar da hakiki bir sivil toplum oluşturmak için, yatay bağlar kurmaya yönelik herhangi bir istek gösteremiyordu. Yerel soylular, bürokratik merkezlerle ancak dikey bağlar kurabiliyorlardı. Bu bağlar da bireysel temele dayanmaktaydı. Her bir yerel soylu devlet ve köylülere rağmen kendini zenginleştirmeye çalışıyorlardı( ). Çünkü, servet ve sermayenin kurumsallaşmadığı veya izin verilmediği bir toplum olan Osmanlı’da, yönetici sınıf tümüyle zengin bir yaşayışa ve bunlara özgü tarz ve tavıra 18.yüzyıla kadar geçmemişti. Böyle bir sınıfın ince tüketim zevki ve ırsiyet kazanan kültür kalıplarını edinmesi, 18.yüzyıl Osmanlı dünyasında rastlanan bir olgudur. Günümüzün Türkiye’sinde de burjuva kültürünün gelişmeyişinin de temelinde bu yatmaktadır( ). Çünkü iktidarının meşruiyetini her hangi bir toplumsallığa dayandırmayan Osmanlı Devleti, iktidarın bekasını tehlikeye atmamak için otoritesinin tümüne veya bir kısmına rakip olabilecek yerel ve özerk iktidar merkezlerin varlığına karşıdır. Avrupa feodalitesinde olduğunun aksine, merkezi güç meşruiyetini yerel güçlerden ve onların bağlılığından almamaktadır( ). Tam tersinden merkezi güç siyasal otoriteye rakip olabilecek durumda olmasalar da, kendi kontrollerinin dışında bulunabilecek bir grup, cemaat, birey vs. gibi şeylerden, ileride tehlike olabilir endişesiyle rahatsız olmaktaydı. Bütün bunların kontrol altında olması devletin kendisini güvence altında hissetmesi için elzemdi.

 DEVLET VE SİVİL TOPLUM İLİŞKİLERİ


Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu uzaktan yönetim sistemi nedeniyle, bazılarında Osmanlı içerisinde sivil toplum kurumlarının var olduğu inancını doğurmuştur. Şayet sivil toplumu; devlet ve siyasetin dışındaki ilişkilerin kurulduğu alanlar olarak belirlersek, böyle bir durumda, sivil toplum kuruluşlarından bahsedebiliriz. Hatta bu tip kuruluşları, bazı ilkel kabileler hariç, hemen hemen her toplumda da görebiliriz. Haliyle, siyaset ve devletin dışında kalarak oluşmuş bu anlamda sivil toplum kuruluşlarından bahsetmek Osmanlı için de mümkündür. Ancak böyle bir kuruluşların siyasal ve demokratik gelişme açısından pek bir önemi yoktur. Çünkü modern anlamda sivil toplum kuruluşları dediğimiz zaman, daha çok kastedilen; siyaset üzerinde etkili olan, devletin ve siyasal gücün meşruiyetini bu alandan aldığı, iktidardaki siyasi güç karşısında, karşı siyasi güçleri içinde barındıran ve bu güçlere başvurarak devletin tasarruflarını etkileyen bir toplumsal alan olmaktadır( ). Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı döneminde devletin içinde sivil toplum diye adlandıracağımız kuruluşların, bu tanım çerçevesinde belirleyici bir rol oynaması, sistemin mantığı açısından mümkün değildir. Zira bunun kabulü demek, sistemin yıkılması demektir. Nitekim bu durum 19.yüzyıla kadar da devam etmiştir.


19.yüzyılda modernleşme hareketleri ile başlayan bir takım değişikliklerle, mülkiyet hakkına getirilen sınırlı güvenceler vs. gibi devletin müdahale alanı dışında olan bir takım organizasyonların, sivil toplum nüvelerine dönüşmesine yol açmıştır. Ancak, devletin tekelci konumu ve siyaset anlayışı, bunların siyasal temsil kurumları olabilmelerinin önünü tıkadığı gibi, Cumhuriyete gidiş sürecinde de meşruiyet kazanamadan da ufalanmışlardı. Haliyle Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıcında da devleti ve siyaseti yönlendirebilecek ve devletin sivil talepleri yok sayamayacak bir durum söz konusu değildi. Bu bakımdan tarihi bir aktör olarak sivil toplum kuruluşlarının varlığından Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinin özellikle ilk dönemlerinde bahsetmek mümkün değildir. Zaten böyle kuruluşların varlığından bahsetmek mümkün olsaydı, şu anda yaşanıla gelen devlet-toplum ilişkilerindeki sorunların bugün için yaşanılması söz konusu olmazdı. Sadece Osmanlı’da olmayan Cumhuriyette de –her ne kadar özel mülkiyet bireysel haklar vs. gelse de- devlet, karşısında hep bir zayıf toplum bulmuştur veya bulmak istemektedir. Bu durum, devlet seçkinlerinin istediği bir durumdur. Çünkü yaşanıla gelen reformlar ya da istenilen değişiklikler, hep devlet katından gelmiş olup, tabanın buna uygun hareket etmesi istenmiştir. Devletin yerleştirmek istediği kurallar, Osmanlı’da olduğu üzere toplumsal hareketlilik araçları olmaktan ziyade toplumun devletçe etkili bir şekilde denetlenmesini sağlayan araçlar olarak görülmektedir. Her ne kadar yeni bir devlete geçildiği iddia edilse de devletin “esas sahipleri” toplumsal hareketlilikten “devletin bekaası” adına hep ürkmüş olup, durağan ve kendi kontrollerinde bir toplum istemişlerdir. Nitekim devlet kendi dışında oluşmuş olan her türlü sivil toplumsal meşruiyet odağında huzursuz olmuştur. Zaten devlet içinde asıl tehlike de bu mihraklardır. Çünkü toplumu dilediğince manipule etme istidadından yoksun kalacak ve elindeki milleti kaybetme korkusu taşıyacaktır. Geçmişte olduğu gibi, bugün de, bazı değişiklikler yaşansa da, devlete ait bir millet ya da devletin milleti vardır; milletin devleti yoktur. Bu millet ise, resmi toplantılarda ve devlet seçkinlerinin denetiminde belirlenir. Gerektiğinde belirlenen bu millet, değişen durumlarda devlet seçkinlerine uygun olacak tarzda yeniden tanımlanır. Zira devlet seçkinleri için toplum hep potansiyel bir tehdit aracı olarak görülmüş olup, buradan çıkabilecek denetimleri dışındaki herhangi bir oluşumun seçkinci konumlarını bozacağı endişesi taşımaktadırlar. Bunlara göre, toplum içinde yeşerip, görece özerk bir şekilde gelişebilecek akımların varlıklarının devlete bağlanması ve onların çok sıkı şekilde denetim altına alınması, yeniden uygun bir şekilde devlete göre millet tanımı yapılması, elzem görülmektedir. Nitekim, 70 yıllık Cumhuriyet döneminde bu tip tavırları hep gösteregelmişlerdir. Bir başka anlatımla, toplumsal çatışmanın olmadığı yerde, seçkinlerin “demokratik” düşüncesi uygulama alanını “geri” bir halk kitlesinde bulur. Eğer zorbalık düşmanla savaş şemasının yurt içinde uygulanmasıysa, seçkinler için halk, genelde düşman gibidir: “inkilapları yapmak için çok kere zor kullanmak lazımdır” anlayışına sahiptirler( ). Böylece Osmanlı’dan intikal eden yönetsel anlayışın Cumhuriyetle de toplumu denetim altında tutmak için hep süregelmiştir. Hatta Cumhuriyetle bu denetim daha da sıkılaştırılıp, total bir karakter kazanmıştır. Devlet kontrolü dışındaki her alana, “devletin ve milletin bütünlüğü” ve “muassırlaşmak” açısından müdahil olagelmiştir. Hatta, ortaya çıkabilecek her türlü gelişmeleri, kontrol altında tutabilmek için, muhtemelen kendiliğinden olabilecek gelişmelerden önce davranarak, o alanda “sisteme inanmış” ve sistemin içinden, insanları görevlendirerek gelişmeleri kontrol altına almaya çalışmıştır. Buna en iyi örneklerden birisi sendikaların çalışma hayatında yer alış şeklidir. 1950’lere kadar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan ve kalabalıklaşan çalışan kesimin tehdit olmaktan çıkartılması için, işçilerin talebiyle değil de, devletin o alanda öncülük yaparak, denetim altında tutulmaları açısından 1952’de Türk-İş’in kurulmasıdır. Böylece, Türk-İş devlet ve siyasetin dışında, siyasete muhalif unsurları içinde barındırarak siyaseti etkilemeye, yönlendirmeye dönük olmaktan çok, devletin çalışan kesim üzerindeki kontrol aracı görevi görerek onları devletin “ali” menfaatleri doğrultusunda manipule etmek ya da emekçi kesimi devletin işçisi yapmakla görevli kılınmıştır. Bu şu anda da devam etmekte olup, sivil toplum kuruluşları gibi gözüken, bu kuruluşların devlet seçkinleri tarafından sisteme müdahale durumlarında, kendilerine biçilen rollerini hep oynaya gelmişlerdir. Nitekim bu tarz yaklaşım sadece çalışan kesimde olmayıp, iktisattan-kültüre, siyasetten-müziğe vs. gibi her alanda yapıla gelmiştir. Şu anda yaşanılan rahatsızlıklardan birisi de devletle hiçbir irtibat kurmadan toplum içinde ortaya çıkan siyasetten-ekonomiden, kültür’e kadar faaliyet gösteren ve arkalarında da bir güç oluşturan tamamen sivil insiyatifle ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerinin devlet açısından “belirsizlikler” taşıyor olmasıdır. Bu belirsizlikler, devleti daha agressif konuma getirerek, bunların üzerinde demoklesin kılıcı gibi durmak çabası içine sokmuştur. Çünkü sistemin genel eğilimi tüm farklılıkların kaldırılıp, toplumu oluşturanların homojen bir pota içinde eritilmesi yönündedir. Geçmiş mirasa rağmen, Anadolu insanının tüm farklılıklarını yok edip, onları sadece devlete tabi kılarak, devletin vatandaşı yapmak, devletin ana misyonu olarak devam etmektedir. Bundan dolayı insan yaşamının tek güvencesi olarak Türkiye’de devlet gözükmektedir. Devlete yaslanmayan veya ona tabi olmayanların özgür bireyler olarak varlıklarını devam ettirebilmeleri güçtür. Çünkü rejimin topluma, toplumun da kendine güvenmediği yerlerde, devlete sahip güçler için akla gelecek ilk şey demokrasi düşmanlarının demokratik yolları kullanarak hemen iktidara gelebilecekleri korkusudur( ). Halka güvenmeyen, onların “doğruyu” bulamayacaklarını sananlar için, sınırlı bir demokrasi yeterli görülür ve toplumu demokrasi düşmanlarına karşı korumak için “her türlü tedbirin ve kısıtlamaların alınması gereklidir” yönündeki bir anlayış hakim olur ve devlet bu anlayışla yönetilmek istenir.


SONUÇ


Bugün ülkemizde yaşanılan toplumsal sancının en önemli kaynağı, devleti sahiplenmiş güçler ve ona yamanmış çevrelerin böyle yürüyemeyeceği kesinleşmiş bir siyasal varoluş tarzının yerini alabilecek tüm girişimleri boğmak, susturmak saplantısıdır. Devletin bekası kaygısının her türlü toplumsal ve insani kaygıdan üstün tutulduğu bu dar görüşün yakın zamana kadar tekelinde tuttuğu çağdaşlaşma hedefi, zaman içinde sessiz çoğunluğun tepkisini ifade edecek itici bir görünüm kazanır. Özellikle 1970’lerden sonra devlet, çağdaşlaşmanın öncülüğünü sürdürecek soluğu kaybetti. Yine de devletçi geleneğini korumaya devam etti. Toplumun giderek hareketlenmesine paralel olarak, devletin toplumu bir şey yapmaya zorlamak iradesi yerini, toplumun hiçbir şey yapmadan durmasını sağlamak çabasına bıraktı. Nitekim, buna uymayan gelişmelerden “devletin ali menfaatleri adına” rahatsızlık duyulmakta ve bunları bir takım gerekçelerle denetim altında tutmaya veya yok etmeye çalışılmaktadır. Bunun için düzenin kendini olağan koşullarda üretmesinin önündeki yegane engel, düzenin savunuculuğunu yapan, devlet adına en fazla hareket ettiklerini savunanlardır. Cumhuriyet tarihimiz içinde devlet adına hareket ettiğini söyleyen ve toplumun doğal akışına hep müdahalelerde bulunarak, siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi kalkınmayı geciktiren fırsatçı devlet seçkinlerinin toplum üzerinde kambur olmaya devam etmektedirler. Bunlar çağdaşlaşma misyonu adına hareket eden, resmi konumlarını kaybetseler de kendilerini devlet için konuşmaya sürekli yetkili görürler. Ayrıca kendilerini de toplumun ya da halkın sesi olarak da nitelerler. Halka güvenmezler ve halk adına hareket ederler. Demokratikleşme adına yapılacak her türlü gelişmeyi savsaklarlar. Sistemin tam manasıyla demokratikleşmesini, aynen ileri demokratik ülkelerde olduğu gibi, her şeyin yerli yerine oturmasını ve modern anlamda bir görev bölüşümünü, sistemin ellerinden çıkacağı korkusundan dolayı istemezler. Açık olan bir şey varsa, o da azınlık tahakkümü, kendisinin azınlık olduğunu ortaya koyacak her türlü demokratik ölçümün önünü tıkayacak, kendi pozisyonlarını sağlama alacak, ve yine “demokrasi” adına kendi istediği değişimleri sisteme dikte ettirecekleridir. Bu yüzden devletin kontrolü dışında meydana gelebilecek ve muhalif unsurları da içinde barındırabilecek her türlü toplum içi sivil insiyatiflerden ürkeceklerdir. Böyle insiyatiflerin olması bu güçlerin devlet ve toplum üzerindeki denetimlerinin tehlikeye girmesi demektir. Zira sivil örgütlenmelerin bol olduğu toplumlarda devlet topluma karşı güçlü bir konumda olmayıp, topluma her istediğini empoze edememekte ve hatta toplum karşısında güçsüz kaldığından, toplumdan gelen rüzgara göre şekil almaktadır. Yani devletin toplumu etkilediği gibi manipule etme yeteneği yok olmaktadır. Bu da devlet-toplum arası ilişkilerin sağlam bir zemine dayandırılması demektir. Tersi durumda devlet ya da devletin sahipleri toplumu daima ellerinde tutmak için yönlendirmeye çalışacaklar, toplum örgütsüz bir toplum olduğu için de bu yönde kolayca manipule olabilecektir. Ya da toplum devlet seçkinleri tarafından maruz kalabilecekleri müdahalelerde örgütlü halde olmadıklarından dolayı, bireysel olarak durumdan hoşnut olmasalar da, devlete karşı bir şey yapamayacaklardır. Böyle bir devlet halkıyla sorunlar yaşayan bir devlet demek olup, halkının devleti olmaktan çok, halkıyla uğraşmak üzere hareket eden devlet demektir. Bundan kurtulmanın yolu ise, halkına yaslanan ve halkının taleplerine kulak veren ve onlara çözümler üreten devlet anlayışıyla mümkün olur. Bu da ancak halka insiyatif tanıyarak, onları örgütlü hale getirmekle mümkündür. Aksi halde her on yılda sistemi kurtarma adına topluma yeniden şekil verme üzerine devletçi seçkinler siyasi sahnede arz-ı endam ederler ya da siyasetin dizginlerini ele alırlar.
Kısaca devlet iradesiyle sivil olunamayacağı gibi, demokrat da olunamayacağı ve demokrasinin de oluşturulamayacağıdır. Demokrasi, siyasal ve iktisadi olduğu gibi, kültürel planda da toplum üyeleri tarafından benimsendiği, toplumun örgütlenmesinde yönlendirici ilke olduğu ölçüde başarıya ulaşabileceği için, mücadelesini toplum içinde verir. Toplum da bu mücadeleyle birlikte sivil toplum olur.

Prof. Dr. Şenol DURGUN

DİPNOTLAR 

( ) MAHÇUPYAN, Etyen: Osmanlı’dan Postmoderniteye, Patika Yayınları, İstanbul,1986, s.105
( ) ORTAYLI, İlber: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Hil Yayınları, 3.Baskı, İstanbul 1995, s.79
( ) MAHÇUPYAN, Etyen: a.g.e., s.168
( ) KÜÇÜKÖMER, İdris: Düzenin Yabancılaşması, Alan Yayıncılık, İstanbul 1989, s.10
( ) HEPER, Metin: The State Tradition in Turkey, Eothen Press, İstanbul 1985, p.32
( ) ORTAYLI, İlber: a.g.e., s.90
( ) İNSEL, Ahmet: Türkiye Toplumunun Bunalımı, Birikim Yayınları, İstanbul 1990, s.36
( ) İNSEL, Ahmet: a.g.e., s.37
( ) AKTAR, Cengiz: Türkiye’nin Batılılaştırılması, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1993, s.91
( ) İNSEL, Ahmet: a.g.e., s.186

 

Okunma 149 kez Son Düzenlenme Pazar, 06 Ağustos 2017 20:23
Üst